Thursday, April 10, 2008


Sade ve Masoch'un Dili

Gilles Deleuze
Çeviren: Ulus Baker

"Pek idealist... demek ki vahşi.” Dostoyevski, Hakaret Gören ve Yaralanan
Edebiyat nasıl kullanılır? Sade ile Masoch'un adları iki temel sapkınlığı işaretlemek üzere kullanıldılar; ve sanki edebiyatın etkililiğinin önde gelen örnekleriydiler. Hastalıklara bazan tipik hastaların adının verildiği olur, ama çoğunlukla bir hastalığa verilen ad doktorunkidir (Roger Hastalığı, Parkinson Hastalığı vesaire). Adlandırmanın ardında yatan ilkeleri daha yakından incelemek lazım. Doktor hastalığı icat eden biri değildir; daha önceden biraraya gruplandırılmış semptomları birbirinden ayırır ve daha önceden ayrılmış olanları birbirlerine bağlar.Kısaca söylersek, derinliğine oriinal bir klinik portre koyar ortaya. Öyleyse tıp tarihine en az iki bakımdan yaklaşılabilir. Birincisi hastalıkların tarihidir: ortadan kaybolabilirler, seyrekleşirler, yeniden ortaya çıkabilirler ya da toplumun haline ve tedavi metodlarının gelişmesine bağlı olarak biçimlerini değiştirebilirler. Bu tarihle içiçe geçmiş bir halde semptomatolojinin de tarihi vardır --bu da tedavideki ya da hastalıkların doğasındaki değişiklikleri kâh önceler, kâh takip eder; semptomlar adlandırılır, yeniden adlandırılır ve çeşitli biçimlerde yeniden gruplandırılırlar. Böyle bir bakış açısından ilerleme genel olarak gittikçe artan bir özgüllüğe doğru eğilimdir ve semptomatolojideki bir incelmeyi işaretler. (Bu yüzden veba ve cüzzamın eskiden daha yaygın olmalarının nedeni sadece tarihsel ve toplumsal nedenlerden dolayı değildir, bu başlıklar altında şimdilerde artık ayrı ayrı tasnif edilmiş hastalık tipleri beraberce gruplandırıldığı içindir) Büyük klinikçiler en büyük doktorlardır: bir doktor bir hastalığa adını verdiğinde bu çok büyük bir dilbilimsel ve göstergebilimsel adımdır --çünkü özel bir ad belli bir göstergeler grubuna bağlanmıştır, yani özel bir ad göstergeleri doğrudan işaretlemeye başlamıştır.
Öyleyse Sade ile Masoch'u büyük klinikçiler arasına mı katacağız? Sadizmle mazoşizmi vebayla, cüzzamla ve Parkinson Hastalığıyla aynı düzlemde ele almak zordur; hastalık kelimesi açıktır ki burada uygun düşmez. Yine de Sade ile Masoch görülmedik semptomlar ve göstergeler düzenleri sunuyorlar. Mazoşizm terimini ileri sürerken Krafft-Ebing Masoch'u sadece acıyla cinsel haz arasındaki bağı ortaya koyduğu için değil, bağlanıp aşağılanma ile ilgili daha derin ve temel bir şey açısından onurlandırıyordu (algolagniasız sınırlı mazoşizm vakaları olabildiği gibi mazoşizmsiz algolagnialar bile vardır). Sormamız gereken bir diğer soru acaba Masoch'un eskiden aynıymış gibi görülen rahatsızlıkları ayırdetmemizi sağlaması bakımından Sade'ınkinden daha inceltilmiş bir semptomatolojiyi sunup sunmadığıdır. Ne olursa olsun, Sade ile Masoch ister "hasta" ister klinikçi, isterse her ikisi birden olsunlar, büyük antropologlardırlar --eserleri insanın, kültürün ve doğanın topyekün bir kavranışını kuşatmayı başardığı için; onlar aynı zamanda büyük sanatçılardı, çünkü yeni ifade biçimleri, yeni düşünme ve hissetme tarzları ve tümüyle orijinal bir dil yarattılar.
Şiddet ilke olarak konuşmayan bir şey --ya da pek az konuşan; oysa cinsellik üzerine az konuşulan bir şeydir. Cinsel alçakgönüllülük biyolojik bir korkuya bağlanamaz, yoksa ne olduğu formüle edilemez: "bana dokunulmasından, hatta seyredilmekten bile dile getirilmekten korktuğumdan daha az korkuyorum." Sade ile Masoch'unki kadar aşırı ve bereketli bir dilde şiddet ile cinselliğin buluşmasının manası nedir? Erotizme bağlanan şiddetli dilde neyi bulmalıyız? Sade'ı Nazizme bağlayan bütün teorileri geçersiz kılan bir metninde Georges Bataille Sade'ın dilinin paradoksal olduğunu, çünkü esas itibarıyla bir kurbanın dili olduğunu açıklıyor. Yalnızca kurban işkenceyi tasvir edebilir; işkenceci zorunlu olarak kurulu düzenin ve iktidarın ikiyüzlü dilini kullanır. "Genel kural olarak işkenceci kurulu bir otorite adına icra ettiği şiddetin dilini kullanmaz; otoritenin dilini kullanır... Şiddet adamı suskunluğunu korumak ister ve nobranlıkta suçortağıdır... Bu yüzden Sade'ın tavrı işkencecininkinin tam zıddıdır. Sade yazarken hile yapmayı reddeder, aksine kendi tavrını gerçek hayatta yalnızca suskun kalabilecek olan kişilere devreder ve onları başkalarına kendi-içinde çelişkili mesajlar verebilmek için kullanır".
Masoch'un dilinin de bu durumda aynı şekilde paradoksal olduğu, çünkü orada kurbanın kendi kendine işkence yaparken kurbanın dilini, işkencecinin bütün ikiyüzlülüğüyle birlikte konuştuğu sonucuna mı varmalıyız?
Pornografik edebiyat denen şey birtakım buyruklarla (şunu yap, bunu et) ve onları takip eden müstehcen tasvirlere indirgenir. Orada şiddetle erotizm buluşurlar, ama çok indirgenmiş bir tarzda. Buyruklar Sade ile Masoch'un eserlerinde boldur; ya zalim libertin ya da despot kadın tarafından verilirler. Tasvirler de boldur (tasvirlerin işlevi de müstehcenliklerinin doğası da bu iki yazarda çok belirgin bir şekilde farklı olmasına rağmen). Hem Sade'da hem de Masoch'da dilin bütün anlamının doğrudan doğruya duyular üstünde etki bıraktığı ölçüde oluştuğu hissedilebilir. Sade'ın Sodome'un 120 Günü "kadın hikayeciler" tarafından libertinlere anlatılan masallar etrafında döner ve ilke olarak kahramanlar bu masalların uyandırdığı beklentilerle hiçbir girişime kalkışamazlar. Kelimeler bedeni önerdikleri hareketleri tekrarlayıp durmaya mecbur bıraktıklarında en büyük güçlerini kazanırlar ve "kulaktan iletilen hisler en zevklileri ve en keskin etkiye sahipler..." Masoch'un hem hayatında hem de eserinde ise, aşk meseleleri hep imzasız mektuplarla, müstear adlarla ya da gazete ilanlarıyla harekete geçirilirler. Partnerlerin davranışlarını biçimselleştiren ve dile döken sözleşmelerle düzenlenmeleri gereklidir. Uygulanmadan önce her şey dile getirilmeli, karşılıklı sözler verilmeli, ilan edilmeli ve dikkatle tanımlanmalıdır. Yine de ne Sade'ın ne de Masoch'un eserine pornografi olarak bakmak imkansız; daha çok, daha yüksek bir adla, "pornoloji" diye tanımlanmalılar, çünkü oradaki erotik dil o temel buyruk ve tasvir işlevlerine indirgenemiyor.
Sade'da dilin "ıspat" için kullanılışının şaşırtıcı bir gelişmesine tanık oluruz. dilin üst düzey bir işlevi olarak ıspatlar onun eserinde tasvir pasajlarının arasında bulunuyorlar --libertinler dinlenirken; ya da iki emir arasındaki aralıklarda... Libertinlerden biri oldukça sert bir bildiri okumaktadır; ya da ağıza alınmaz, bitip tükenmez teoriler ileri sürmekte veya bir anayasa taslağı hazırlamaktadır. Ya da kurbanıyla bir konuşmaya, bir tartışmaya girmeye tenezzül etmiştir. Bu anlar oldukça sıktır --özellikle Justine'de; orada kadın kahramanın işkencecilerinden herbiri onu bir dinleyici ve sırdaş olarak kullanır. Liberten ikna etmeye, inandımaya da yönelebilir; hatta propagandaya girişir ve yeni müritler kazanır (Yatakodasında Felsefe'de olduğu gibi). Ama inandırma, ikna etme niyeti yalnızca görünüştedir, çünkü gerçekte hiçbir şey bir sadiste ikna etmekten, inandırmaktan, kısacası eğitmekten daha uzak değildir. O, çok farklı bir şeyle ilgilenmektedir --yani, istediği kadar sakin ve mantıklı olsun, bizzat düşünmenin bir tür şiddet biçimi olduğunu ıspat etmekle. Bir şeyleri birilerine kanıtlamakla bile uğraşıyor değildir; yapmak istediği esas olarak yapan kişinin yalnızlığıyla her şeye gücü yeterliğine delalet eden bir ıspattır. Bu icraatın püf noktası ıspatın şiddetle aynı şey olduğunu göstermektir. Bunun sonucunda, düşünme ya da usavurma, iletildiği insan tarafından paylaşılmak zorunda değildir --nasıl haz, edinildiği kişi tarafından paylaşılmak zorunda değilse. Kurbanların maruz bırakıldığı şiddet eylemleri ıspatın ıspatladığı daha yüksek bir şiddet biçiminin yalnızca bir yansımasından ibarettirler. Her liberten, ister suçortaklarının isterse kurbanlarının arasında olsun, usavurmaya giriştiği zaman kendi yalnızlığının, biricikliğinin sıkısıkıya kapalı çemberine yakalanmış haldedir --iddia bütün libertenler için aynı olsa bile. Her bakımdan, göreceğimiz gibi, sadist "öğretmen" mazoşist "eğitici" ile tezat içindedir.
Burada da Bataille'ın Sade hakkında söyleyeceği bir şeyler var: "bu konuşan ile dinleyenler arasında her türden ilişkiden tiksinen bir dildir." O zaman, bu dilin şiddet ile erotizm arasındaki ilişkide bulunması gereken ıspat işlevinin en üstün gerçekleşmesi olduğu doğruysa, öteki yan, yani buyruklarla tasvirlerin dili yepyeni bir ışık altında görülecektir. Bu dil hala oradadır, ama tümüyle bağımlı hale gelmiştir, ıspat unsuruna dahil olmuştur, orada dalgalanıp durmaktadır. Tasvirler, bedenlerin tavırları sadece ağza alınmaz, tiksindirici ve dehşet verici tasvirlerin yaşayan diyagramlarıdırlar; benzer bir şekilde, libertenlerin telaffuz ettiği emirler de birtakım problemlerin bildirilmesidir --bunlar sadist teoremlerin daha derinlerde temellenmiş zincirine gönderirler: Noirceuil "Meseleyi teorik olarak ıspat ettim", der, "hadi şimdi onu pratikte test edelim."
O halde ikili bir dil oluşturan bu iki şeyi ayırdetmeliyiz. İlki, yani emre dayalı ve tasviri unsur kişisel hale ilişkindir ve onu temsil eder; sadistin hem kişisel şiddetini yönlendirir, tasvir eder, hem de onun bireysel zevklerini dışavurur; ikinci ve daha yüksek unsur ise sadizmdeki şahsi-olmayan yanı temsil eder ve bu kişisel olmayan şiddeti bir saf akıl Ideasıyla özdeşleştirir, ilk unsura boyun eğdirebilecek dehşet verici bir ıspat yapar. Sade'da Spinoza'ya şaşırtıcı bir yakınlık keşfederiz --matematiksel bir ruhun damıttığı doğalcı ve mekanist bir yaklaşım. Bu ise o bitip tükenmez tekrarları, örnekleri çoğaltmanın ve kurban üstüne kurban çağırmanın sürekli ilerleyen niceliksel sürecini açıklar, dur durak bilmeksizin indirgenemez bir şekilde yalnız kalmaya mahküm bir iddianın binlerce, ama binlerce çemberini tekrarlayıp durur. Krafft-Ebing böyle bir sürecin esas doğasını sezmişti: "Bazı vakalarda kişisel unsur neredeyse hiç yoktur. Kişi oğlanları, kızları dövmekten cinsel zevk alır, ancak sapkınlığının saf kişisel-olmayan unsuru çok daha ön plandadır... Bu tipteki insanların çoğunda bu tür güç duyguları belli kişiler nezdinde olsalar da, burada büyük ölçüde coğrafi ve matematiksel kalıplarla işleyen belli bir sadizm biçimiyle ilgiliyiz..."
Masoch'un eserinde de emre dayalı ve tasviri biçimi daha üst bir işleve götüren benzeri bir aşma bulunuyor. Ama burada herşey artık bir ikna etme ve eğitim meselesi haline geliyor. Artık bir kurbanın üzerine çullanıp ondan ne kadar rıza göstermez, ne kadar ikna olmazsa o kadar büyük bir zevki söküp alan bir işkenceciyle karşı karşıya değiliz. Daha çok işkencecisini arayan bir kurbanla, şemaların en tuhafını gerçekleştirmek üzere işkencecisini eğitmeye, onu ikna ederek bir ittifak kurmaya çabalayan biriyle karyı karşıyayız. Reklamların maşosizmin dili olmasının, gerçek sadizmde onlara yer olmamasının nedeni budur ve mazoşist sözleşmeler yapıp dururken sadist onları aşağılar ve yırtıp atar. Sadist kurumlara ihtiyaç duymaktadır, mazoşist ise sözleşme ilişkileri, kontratlar peşindedir. Ortaçağ düşüncesi hatırı sayılır bir hissiyat gücüyle şeytanla iki tip alışveriş olabileceğini ayırdetmişti: ilki "şeytana kapılma"ydı, ikincisi ise şeytanla yapılan bir anlaşma ya da ittifak. Sadist kurumsallaşmış "mülkedinişle" uğraşır, mazoşist ise üzerinde anlaşılmış ittifakla, sözleşmeyle. Mülkedinme sadistin özel delilik biçimidir, anlaşma ise mazoşistinki. Kadını bir despot kılığına sokabilmek, onu işbirliğine razı etmek ve ona "göstermek" bir mazoşist için esastır. Esas olarak mazoşist bir eğitimcidir ve bu yüzden her tür eğitim girişimindeki risklerle karşı karşıya kalır. Masoch'un bütün hikayelerinde ikna olmuşsa bile kadın temelinde hala kuşku duymaktadır, sanki hala korkuyor gibidir: uygun olmayabileceği, ya aşırıya kaçacağı ya da yetersiz kalacağı bir role sürülmüştür sanki. Boşanmış Kadın'da kadın kahraman şöyle yakınır: "Julian'ın ideali zalim bir kadındı, tıpkı Büyük Katerina gibi bir kadın --ama heyhat, ben ürkek ve zayıftım..." Venüs'te ise Wanda şöyle diyor: "Bunu yapacak gücüm olmadığından korkuyorum, ama senin için sevgilim, yapmak istiyorum..." Ya da yine: "Dikkat et! Bundan zevk alacak kadar büyüyebilirim..."
Masoch kahramanlarının eğitim uğraşıları, kadınlara boyun eğişleri, tahammül ettikleri işkence ve acılar onların İdeal'e tırmanışlarındaki bir sürü mertebedir. Boşanmış Kadın'ın alt başlığı Bir İdealistin Tırmanışı'dır. Venüs'ün erkek kahramanı Severin kendi uydurduğu "süper-duyuşculuk" öğretisinin akidesi olarak Faust'ta Mephistopheles'in sözlerini seçer: "Sen ey duygusal, süper-duyuşlu liberten... küçük bir kız bile seni burnundan tutup sürüklerdi..." (Goethe'nin metninde Ubersinnlich "duyular-üstü" anlamına gelmez, "üst-düzeyde-duyan", "üst-düzeyde-tensel" anlamına gelir. Bu Sinnlichkeit'ın et ve duyuşsallık anlamına geldiği tanrıbilimsel gelenekle uyum içindedir.) Öyleyse mazoşizmin tarihsel ve kültürel onayını mistik ve idealist inisiyasyon ayinlerinde araması gerektiği şaşırtıcı değildir. Tıpkı Venüs'te olduğu gibi, bir kadının çıplak vücudu ancak mistik bir zihin halinde temaşa edilebilir. Bu durum çok daha açık bir şekilde Boşanmış Kadın'da beliriyor. Orada hikayenin kahramanı Julian bir arkadaşının hastalıklı etkisi altında kalarak hayatında ilk kez metresini çıplak görme arzusuna kapılır. Önce "gözlemlemek" gibi bir "ihtiyaçtan" dem vurur, ama içinde hiçbir "duyusal şey olmayan" dinsel bir duygu tarafından altedilir (işte burada elimizde fetişizmin iki temel safhası var). İnsan vücudundan sanat eserine, sanat eserinden de İdea'ya yükseliş kırbacın gölgesi altında olmalıdır. Masoch diyalektik ruhla galeyana gelmektedir. Venüs'te hikaye yarıda kalmış bir Hegel okuması sırasında görülmüş bir rüya tarafından motive edilmiştir. Ama esas etkili olan Platon'dur. Sade Spinozacıyken ve ıspata dayalı aklı kullanırken Masoch platoniktir ve diyalektik hayalgücüyle çalışır. Masoch'un hikayelerinden biri Platon'un Aşkı başlığını taşıyordu ve Ludwig II'yle macerasının kaynağındaydı. Masoch'un Platon'la ilişkisi sadece düşünülebilir şeylerin dünyasına yükselme meselesinde değil, bütün bir diyalektik tersyüz etme, maskelenme ve ikileşme tekniğinde de belirir. Ludwig II ile macerada Masoch önce mektuplaştığı kişinin erkek mi kadın mı olduğunu bilmiyordur; sonrasında tek bir kişi mi çok kişi mi olduğunu bilmez, hatta karısının bu epizotta ne gibi bir rol oynayacağının da farkında değildir --ama yine de her şeye hazırdır, tıpkı talih anını yakalayıp elde edecek bir diyalektikçi gibi. Platon Sokrates'in yer yer seven kişi olarak göründüğünü, ama aslında sevilen kişi olduğunu göstermişti. Mazoşist de aynı şekilde otoriter kadın tarafından eğitilen ve biçimlendirilen biri gibi görünür; oysa temelinde kadını biçimlendiren odur, onu giydirir ve ona zalim laflar söyletendir. İşkencecisinin ağzından konuşan kurbandır ve kendini esirgemez. Diyalektik sadece serbestçe konuşmak anlamına gelmez, bu türden dönüşümler ya da yer değiştirmeler ima eder ve hem rollerin hem de sözlerin böyle ters dönüşleriyleri, ikileşmeleriyle işleyen çok sayıda düzlemde oynanan bir sahneye dönüşür. Pornolojik edebiyat her şeyden önce dili kendi sınırlarıyla karşı karşıya bırakmayı amaçlar --yani bir anlamda "dil-olmayan" şeyle (konuşmayan şiddet, hakkında konuşulmayan erotizm). Ama bu iş ancak dilin içinden bölünmesiyle mümkündür: emre dayalı, buyurucu ve tasviri işlev daha üstün bir işleve doğru kendilerini aşmalıdırlar: kişisel unsur böylece yansıma yoluyla kişisel olmayan unsura varır. Sade arzuda en özel olan şeyi açıklamak için evrensel analitik bir Aklı çağırdığında bunu sadece onun bir Onsekizinci yüzyıl adamı olmasının kanıtı diye düşünmemeliyiz; bir şeylerin özel olabilmesi ve buna tekabül eden delilik aynı zamanda saf akıl İdeasını da temsil etmelidir. Benzer bir şekilde Masoch da hem diyalektik ruhu, hem de Mephistopheles ile Platon'un ruhlarını çağırdığında bu sadece onun romantizminin kanıtı olarak kabul edilemez; burada da özel meseleler diyalektik ruhun kişisel-olmayan İdeali üstüne yansıtılmış olarak görünüyorlar. Sade'da dilin buyurucu ve tasviri işlevi kendini aşarak saf ıspata dayalı, kurucu işleve varıyor; Masoch'da da bu aşma diyalektik, mitik ve ikna edici işleve varıyor. Bu iki aşkın işlev esas olarak sözkonusu iki sapkınlığı karakterize ediyor --içinde garabetin yansıdığı ikiz yollar bunlar.

Friday, January 04, 2008


AUSCHWİTZ SONRASI EĞİTİM


Teodor Adorno’ya göre; Auschwitz’deki her asker SADOMAZOŞİST’tir. Yani her asker orada kendi isteğiyle bulunur ve yaptıklarından zevk alır. Çünkü sadizmde kendine acı çektirmede yer alır. Ötekine acı çektirerek intikam alınmış olunur.
Adorno ya göre; hiç düşünmeden çoğunluğa uyan kimseler kendilerini birer nesne haline getirmiş olurlar. Bunlardan oluşmuş kitlelere AMORF KİTLE demiştir.
Her Auschwitz askerini ve komutanını manipülatif kişi olarak tanımlamıştır Adorno. Buna göre manipülatif kişilerde organizasyon takıntısı, doğal insancıl deneyimlerde edinme yetersizliği, bir tür duygusal katılık ve aşırı gerçekçiliktir. Bu tipler, iş yapma iradesinin etkisindedirler. Onlara verilen işi yaparlar ve yaptıkları işin içeriğini asla sorgulamazlar. Üstelik bu tip kişilerden aramızda sandığımızdan daha fazla sayıda vardır.
Teodor Adorno; manipülatif kişiye ŞEYLEŞMİŞ BİLİNÇ adını takmıştır. Örneğin: Paul Walery; 2. Dünya Savaşından önce şöyle demişti: “ İnsanlık dışılığın geleceği parlaktır.”
Şeyleşmiş bilinçle mücadele etmek zordur. Çünkü psikotiklerdeki şizoid durumla mücadele etmek kadar sıkıntılıdır.
Adorno; Auschwitz gibi insanlık dışılığın tekrarlanmaması için; felsefe ve psikolojiye düşen görev ve bu görevin önemi konusuna dikkat çekmiştir.
Teodor Adorno; bu konuda öneriler hazırlamıştır. Bu önerilerini maddelerle anlatmaya çalışacağım.

1. Örneğin; “psikanaliz” yöntemiyle bir insanın nasıl şeyleşmiş bilinç haline gelebileceğinin araştırmasını önermiştir.
Üstelik Adorno bu konuda bir parça ümitte taşır. En azından kendileri üzerinde araştırma yapılmasına izin verebilirler diye düşünür.

# Çoğu Nazi subayı yaptıkları şeyden pişmanlık duymamıştır. Hatta narsizme varan kendini aşırı beğenmişlik ve kibir içindedirler.

2. Nazi subaylarının tekrarlanmaması için felsefenin ilk yapması gereken neden-nasıl bir insanın bu hale geldiğini bulmaktır. Şu an ki dünyamız, mesela teknolojik insanlar üretmektedir. Ve burada abartılı ve akıl dışı bir şeyler vardır. Buna da “teknolojik örtü” diyor Adorno. Neredeyse bu abartı teknolojiyi bugün bir FETİŞ durumuna dönüştürmüştür.
# Adorno ekliyor- Teknolojiyi fetiş durumuna getirmeye eğilimli kişiler en basit tanımıyla sevgiye yabancı kimselerdir.
3. En acı ve talihsiz olanı bu tip kişiliğin uygarlaşmanın bir dışa vurumu olarak algılanmasıdır. Yani ne kadar duygusuzsan veya bunu ne kadar bastırabiliyorsan o kadar uygarsın sanılmasıdır.
# Günümüzde istisnasız herkes çok az sevildiğinden yakınır ve bunun nedeni de kendilerini çok az sevmeleridir.

4. Auschwitz’in oluşmasının en önemli nedeni özdeşleşme yoksunluğudur. Buna parazitlik demiştir.
5. Adorno burada sevgiyi yüceltme çabasında olmadığını da eklemiş. Yani, sevme yeteneği olmayan birine sevmek gibi bire haksızlık önermiyorum diyor.
6. Öncelikle bu kişiliğin kendi koşullarını kavraması gerektiğini söylüyor Adorno. Yani ne kadar çok sevgiden ve sevelim sevilelim cümlelerinden geçiyorsak o denli sevgisiz ideolojinin içine düşmüş oluruz.
7. Auschwitz’in değişme olasılığı açığa çıkartılmalıdır. Gerçekte yine aynı insan dışılık yaşlılara, aydınlara, düzene uymayan herkese yönelebilir. Ve bunun serpilip gelişeceği en rahat yer milliyetçiliktir.
# İnsanlık bunları yaptı, kötüye gidiyor diye hissetmemeliyiz çünkü insan güçlü ve sevgi potansiyelinde olabilen bir varlıktır ve dolayısıyla bu insan dışılıkla örülmüş tarihin değişebilir fikrini benimsemeliyiz.

8. Ve burada yine Adorno; direnişlere somut örneklerin gençlere aktarılabileceğini de savunmuştur. Anti küreselleşme hareketi gibi.
9. Demiştir ki: Tüm politik öğretim Auschwitz’in tekrarlanmaması üzerine odaklanmalı. Çünkü 21. yüzyılda işgaller devam etmekte ve hatta eskisinden de insan dışı olmaya başlamıştır. Bana göre burada korkunç bir gerçek vardır ki bu insan dışılık bize göre sanallaştırılıp süslü bir pakete koyulmuştur.
# Bunun için eğitimin iktidar korkusu olmadan insan üzerine eğilmesi gerekir. ÖRN; postmodern devletin varlığı bireylerin üzerinde düşünülürse TERÖR duygusu zihnimize çoktan yerleşmiştir.


ADORNO konuşmasını şöyle bitirmiştir: “ Korkarım en kuşatıcı eğitim bile yeni nesil katil liderlerin oluşmasına engel olmayacak.”


Köle gibi davranan ve köleliği ebedileştirip kendini alçaltan sadist muhafızlar var olduğu sürece eğitim ve aydınlanmanın yapılabilmesi için fazla şans yoktur. Ve burada eklemek istediğim çok önemli bir nokta var: umutsuzluğun nedeni tek bir katil liderin oluşmasını engelleyemeyebiliriz. Fakat katil liderin köle gibi kullandığı AMORF kitlenin oluşmasını engelleyebiliriz.

Yazarı; Pınar Nurhan

Saturday, August 11, 2007





"Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz"/ Zizek




Çoğu kimse bu cümleyi ilk kez Matrix filminde Morpheus'un dilinden duydu


Oysa filmin senaristi zekice bir çıkışla Zizek'e göndermede bulunmuştu...


Zizek'in sözkonusu makalesi:





AMERİKALILARIN nihai paranoyak fantazisi, tam bir tüketici cenneti olan küçük, masalsı bir Kalifomiya şehrinde yaşayan bir bireyin, birdenbire, içinde yaşadığı dünyanın, onu gerçek bir dünyada yaşadığına inandırmak üzere sahnelenmiş bir düzmece, bir gösteri, etrafındaki bütün insanların da aslında devasa bir şovun parçaları olan aktörler ve figüranlar olduğundan şüphelenmeye başlamasıdır. Bunun en son örneği, Jim Carrey'nin, günde 24 saat yayınlanan bir TV şovunun kahramanı oldugunu keşfeden küçük kasaba katibi rolünüoynadıgı, Peter Weir'ın The Truman Show (1998) filmidir: Doğup büyüdüğü kasaba dev bir süidyo üzerinde kurulmuştur, kameralar devamlı onu takip etmektedir. Bu filmin ataları arasında Philip Dick'in Time Out of Join (1959) romanından bahsetmekte fayda var; bu romanda, 50'li yıların sonlarında küçük, masalsı bir Kaliforniya kasabasında mütevazı bir hayat süren kahraman, yavaş yavaş, bütün kasabanın onu tatmin etmek amacıyla sahnelenen bir düzmece oldugunu keşfeder... Time Out 0f Join'la The Truman Show'un temelinde yatan deneyim, geç kapitalist Kalifomiya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekligi içinde, bir anlamda gerçekdışı, tözsüz,maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir.
Demek ki mesele sadece, Hollywood'un ağırlıktan ve maddi ataletten yoksun bir gerçek hayat sureti sahnelemesi meselesi değil- geç kapitalist tüketim toplumunda, "gerçek toplumsal hayat"ın kendisi, bir şekilde, sahnelenmiş bir düzmecenin özelliklerini ediniyor, komşularımız "gerçek hayat"ta sahneye çıkmış aktörler ve figüranlar gibi davranıyorlar... Aynı şekilde kapitalist, faydacı, tinselliktenarındırılmış evrenin nihai hakikati, "gerçek hayat"ın kendisinin maddilikten-arınması, bir hayaletler şovuna dönüşmesidir. Başka birçok yazar gibi Christopher Isherwood da, Amerikan gündelik hayatının, motel odasıyla örneklenen gerçekdışılığını ifade etmişti: "Amerikan motelleri gerçekdışıdır! /.../ Kasten gerçekdışı olacak şekilde tasarlanmışlardır. / ... / Avrupalılar bizden nefret ediyorlar, çünkü bizler, tıpkı tefekküre dalmak için mağaralara giren münzeviler gibi, reklamlarımız içinde yaşamaya çekilmiş durumdayız." Peter Sloterdijk'ın "küre" kavramı burada düz anlamıyla gerçekleşmiştir: Bütün şehri kuşatan ve tecrit eden dev metal küre. Yıllar önce, Zardoz'dan Logan’ın Kaçışı'na bir dizi bilimkurgu filmi, bu fantaziyi cemaati de kapsayacak şekilde genişleterek günümüzün postmodern müşkül vaziyetini önceden haber vermişlerdi: Dışa kapalı bir alanda mikropsuz bir hayat yaşayan tecrit edilmiş grup, gerçek dünyanın maddi çürüme deneyimini özler.
Wachowski biraderlerin hit filmi Matrix (1999) bu mantıgı son noktasına vardırmıştır: Hepimizin etrafımızda görüp yaşadıgımız maddi gerçeklik, hepimizin bağlı oldugu devasa bir mega-bilgisayar tarafından yaratılan ve eşgüdümlenen sanal bir gerçekliktir; (Keanu Reeves'in oynadıgı) kahraman "gerçek gerçeklik"te uyandıgı zaman, yanıp yıkılmış harabelerle dolu ıssız bir manzara görür - küresel savaştan sonra Şikago'dan geriye bunlar kalmıştır. Direniş lideri Morpheus onu şu ironik ifadeyle selamlar: "Gerçeğin çölüne hoşgeldin." 11 Eylül'de New York'ta benzer şeyler olmadı mı? New York sakinleri O gün "gerçeğin çölüyle tanıştı - ortaya çıkan manzaranın ve çöken kulelerden yakaladığımız karelerin, Hollywood'un yozlaştırdıgı bizlere, büyük felaket prodüksiyonlarındaki en nefes kesici sahneleri hatırlatmaması imkansızdı.
Bombalamaların bütünüyle beklenmedik bir şok oldugu, akla hayale gelmeyecek imkansız'ın gerçekleştigi söyleniyor; 0 zaman 20. yiizyılın başlarındaki öteki belirleyici felaketi, Titanik felaketini hatırlamalıyız: 0 da bir şoktu, ama Titanik 19. yüzyılın sanayi uygarlıgının kudretini simgeleştirdigi için, ideolojik fantazilerde böyle bir felakete çoktan yer ayrılmıştı. Aynı şey bu bombalamalar için de geçerli degil mi? Medyanın bizi terörist tehdit laflarıyla sürekli bombardımana ugratmasının da ötesinde, bu tehdide bariz bir libidinal yatırımda da bulunuluyordu - New York'tan Kaçış'tan Bağımsızlık Günü'ne uzanan filmler dizisini hatırlayın. Saldırılarla Hollywood felaket filmleri arasında sık sık kurulan baglantının gerekçesi de burada yatıyor: Gerçekleşen imkansız fantazi nesnesiydi, yani Amerika bir bakıma fantezisini kurmuş olduğu şeyi elde etti ki en büyük sürpriz de buydu.
Tam da şu anda, bir felaketin çiğ Gerçeğiyle karşı karşıya olduğumuz zamanda, onun algılanmasını belirleyen idolojik ve fantazmatik koordinatları akılda tutmamız gerekiyor. Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin çöküşünde herhangi bir simgecilik varsa, bu, eski moda “ mali kapitalizmin merkezi” anlayışında değil, DTM kulelerinin SANAL KAPİTALİZMİN, maddi üretim alanından kopmuş mali spekülasyonların merkezine karşılık geldikleri anlayışında aranmalıdır. Bombalamaların yarattığı paramparça edici etki, ancak bugün dijitalleşmiş Birinci Dünya’yı, Üçüncü Dünya’daki “Gerçeğin Çölü”nden ayıran sınır çizgisi göz önünde bulundurularak açıklanabilir. Uğursuz bir failin bizi sürekli imha etmekle tehdit ettiği düşüncesini doğuran şey, yalıtılmış, yapay bir evrende yaşadığımızın farkında olmamızdır.
Sonuç itibariyle, bombalamaların ardındaki beyin olduğundan şüphlenilen Usame Bin Ladin, James Bon filimlerinin çoğundaki baş suçlu olan, küresel yıkım eylemleri tezgahlayan Ernst Stavro Blofeld’in gerçek hayattaki muadili değimlidir? Bu noktada şunu hatırlamak gerekir ki Hollywood filimlerinde bütün yoğunluğu içinde üretim sürecini bir tek, James Bond’un baş suçlunu gizli bölgesine sızıp burada yoğun emek harcanan ( uyuşturucuların arıtılıp paketlenmesi, New york’u havaya uçuracak bir roketin inşası) fabrikanın yerini tesbit ettiği zaman görürüz. Baş suçlunun Bond’u ele geçirdikten sonra, onu çoğunlukla yasadışı fabrikasında bir tura çıkarması, Hollywood’un bir fabrikadaki üretimin toplumcu-gerçekçi, gururlu sunumuna en yaklaştığı zaman değimlidir? Bond’un müdahalesinin işlevi de tabii ki, üretim mekanını havaya uçurarak, “işçi sınıfının ortadan kaybolduğu” bir dünyada sürdürdüğümüz gündelik hayat suretine geri dönmemizi sağlamaktır. DTM kulelerinin patlamasıyla, tehditkar Dışarı’ya yönelik bu şiddet bize geri dönmüş olmuyor mu?
Amerikalıların içinde yaşadıkları güvenli Küre, aynı zamanda hem kendilerini gözlerini kıpmadan feda eden hem de korkak olan, hem son derece zeki hem de ilkel barbarlar olan terörist saldırganların oluşturduğu bir Dışarı’nın tehdidi altındaymış gibi deneyimlenmekte. Ne zaman böyle katıksız bir kötü bir Dışar’yla karşı karşıya gelsek, Hegel’in verdiği dersi onaylama cesaretini bulmamız gerekir:Bu katıksız Dışarı’da,kendi kendi özümüzün imbikten geçirilmiş versiyonunu görmemiz gerekir. Son beş yüzyıldır, "medeni" Batı'nın (görece) refahı ve huzuru, acımasız şiddet ve vıkımın "barbar" Dışarı'ya ihraç edilmesiyle sağlanmıştır: Amerika'nın fethinden Kongo'daki katliama kadar uzanan uzun hikaye. Kulağa her ne kadar acımasız ve umursamaz gelse de, bu saldırıların gerçek etkisinin gerçek olmaktan çok daha büyük ölçüde simgesel olduğunu, her zamankinden fazla, aklımızda tutmamız gerekir: Afrika'da, her Allahın günü, DTM'nin çökmesinin bütün kurbanlarıdan daha fazla sayıda insan AIDS ten ölüyor ve görece ufak mali önlemlerle bu insanların ölümü kolayca önlenebilir. ABD, Saraybosna'dan Grozni'ye, Ruanda'dan Kongo ve Sierra Leone've dtinyanın dört bir yanında her gün olup bitenlerin cok küçük bir bölümünü yaşadı sadece. New. York'taki duruma tecavüzcü çeteleri ve sokaklarda vürüyen insanlara körlemesine ateş açan bir düzine kadar nişancıyı eklersek, on yıl önce Saraybosna'nın nasıl bir durumda olduğuna ilişkin bir fikir edinebiliriz.
İki DTM kulesinin çöküşünü TV ekranından se rettiğimizde "realitv TV sovların sahteliğini görmek mümkün oldu: Bu.şovlar "gerçek" olsa bile, insanlar bunlarda vine de rol yaparlar - k.endilerini ovnarlar. Romanların klasik tekzibi ("bu metindeki kişiler kurmacadır, gerçek kişilerle her türlü benzerlik tesadüften ibarettir"), "realitv şov" programlarına katılanlar için de geçerlidir: Gerçek hayat içinde kendilerini oynasalar da, orada kurmaca kisiler görürüz. "Gerçeğe dönüşe" farklı yorumlar da getirilebilir elbette: Bazı muhafazakarların, bizi bövle yaralanabilir hale getiren şeyin tam da açıklığımız oldugu iddialarını duymaya başladık bile - arka planda bundan çıkarılması gereken kaçınılmaz sonuç, "hayat tarzımızı” korumak istiyorsak, Özgürlüğün düşmanları tarafından "suistimal edilen" özgürlüklerimizden bazılarını feda etmemiz gerektiğidir tabii ki! Bu mantık bütünüyle reddedilmelidir: Birinci Dünyalı "acık" ülkemizin bütün insanlık tarihinde en cok kontrol edilen toplumlar oldugu bir vakıa degil midir? İngiltere'de. otobüslerden alışveriş merkezlerine bütün kamu alanları sürekli kamerayla izleniyor; bütün dijital iletişim biçimlerinin neredeyse bütünüylee kontrol edildiğinden hic bahsetmevelim.
Yine George Will gibi sagcı yorumcular hemen, Amerika'nın "tarihten aldıgı mola"nın sonunun geldigini -gerçekliğin darbesinin liberal hoşgörülü tutumun yalıtılmış kulesini ve Kültürel Araştırmalar okulunun metinsellik üzerindeki odagını paramparça ettigini- ilan ettiler. Şimdi, bir darbe de biz indirmek, gerçek dünyadaki gerçek düşmanlarla savaşmak zorundavız, onlara göre.. lyı de, darbevi kime indireceğiz? Verilen cevap ne olursa olsun hiçbir zaman doğru hedefi vuramayacak, bizi tam olarak tatmin edemeyecektir. Amerika’'nın Afganistan'a saldırmasının gülünçlüğü apaçık ortada: Dunyadaki en büyük güç köylülerin çorak tepelerde zar zor yaşamaya çalıştıkları, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini ımha ederse, bu iktıdarsızlıktan kaynaklanan eylemın en uç örneği olmayacak mıdır?
Aslında Afganistan ideal bir hedeftir: Zaten harabeye dönmüş, hiçbir altyapısı olmayan, son yirmi yıldır savaşlar yüzünden tekrar tekrar yıkılmış bir ülke... Afganistan tercihinin ekonomik kaygılar tarafından da belirleneceği,sonucuna varmak da kaçınılmaz: Tutulacak en iyi yol, insanın öfkesini, kimsenin umursamadıgı ve yıkılacak hiçbir şevi olmavan bir ülkeden çıkarması degil midir? Ne yazık ki büyük olasılıkla Afganistanın seçilecek olması, kaybettiği anahtarını sokak lambasında arayan deli fıkrasını hatırlatıyor insana; adama anahtarını arkadaki karanlık köşede kaybettiği halde niye orada aradığı sorulunca "ama ışıkta aramak daha kolay oluyor" demiş hani. Kabil'in şu anda zaten Manhattan'ın merkezi gibi görünüyor olması son derece ironik degil mi?
Şu anda harekete geçip misillemede bulunma itkisine yenik düşmek demek, tam da, 11 Eylül'de olup bitenlerin gerçek boyutlarıyla hesaplaşmaktan kaçmak demektir - gerçek amacı, bizi gerçekte hiçbir şeyin degişmediğine inandırarak uyutmak olan bir eyleme girişmek demektir. Uzun vadeli gerçek tehditler, DTM binalarının çöküşünün yanlarında soluk kalacagı başka kitlesel terör eylemleridir onun kadar seyirlik olmayan, ama çok daha korkunç eylemler. Bakteriyolojik savaşa, ölümcül gazların kullanımına ne dersiniz, peki ya DNA terörizmi (sadece belli bir genoma sahip olan insanları etkileyecek zehirler geliştirme olasılığı)? Çabucak öfke boşaltıcı eylemlere girişmek yerine, şu zor sorularla hesaplaşmak gerekir: 21. yüzyılda "savaş" ne anlama gelecek? "Onlar". eger devletler ya da suç çeteleri olmayacaksa. kimler olacak?
Burada karşılaşıldıgı söylenen "medeniyetler çatışması" anlayışı kısmi bir hakikat içerir - ortalama Amerikalının şaşkınlıgına bakın: "Nasıl oluyor da bu insanlar kendi havatlarını bu kadar hiçe sayan Bir tutum takınabiliyorlar?" Bu şaşkınlıgın öbür yüzünde üzücü bir gerçek, yani Birinci Dünya ülkelerinde yaşayan bizlere. insanın uğrunda kendi hayatını feda edebileceği kamusal ya da evrensel bir Dava hayal etmenin bile gittikçe daha zor gelmesi yok mudur? Bombalamalardan sonra, Taliban dışişleri bakanı bize Amerikalı çocukların "acısını hissedebildigi"ni söylerken, Bill Clinton'ın alameti farikası olan bu tabirin hegemonik bir ideolojik rol oynadıgını onaylamış olmuyor mu? Sanki Birinci Dünya ile Üçüncü Dünya arasındaki yarılma, gittikçe daha çok, maddi ve kültürel zenginlikle dolu uzun tatminkar bir hayat sürme ile, kişinin kendi hayatını aşkın bir Dava'ya adaması arasındaki karşıtlık üzerinden gelişiyor gibi görünüyor. Gelgelelim, bu "medeniyetler çatışması" anlayışı bütünüyle reddedilmelidir: Bugün tanık oldugumuz şey, her medeniyetin kendi içindeki çatışmalardır. Üstelik islam'la Hıristiyanlıgın tarihine kıyaslamalı olarak şöyle bir baktıgımızda, islam'ın (anakronik bir terimle söylersek) "insan hakları sicili"nin Hıristiyanlığınkinden çok daha temiz oldugunu görürüz: Geçtiğimız yüzyıllarda, İslam diğer dinlere karşı Hıristiyanlıktan çok daha hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Ortaçağ da, biz Batı Avrupalıların antik Yunan mirasına Araplar sayesinde tekrar ulaşabildiğimizi hatırlamanın da zamanıdır artık. Bu gerçeler, günümüzün korkunç eylemlerini hiçbir suretle haklı çıkarmasa da, İslam'ın "kendisi"ne kayıtlı bir özellikle değil, modern sosyo-politik koşulların sonucuyla karşı karşıya olduğumuzu acıkça kanıtlıyorlar.
Öteki'ne atfedilen bütün özellikler ABD'nin tam ortasında çoktan mevcuttur: Canice fanatizim mi? Bugün ABD de (kendi) Hıristiyanlık (anlayış) larıyla meşrulaştırdıkları kendilerine özgü bir terör uygulayan iki milyondan fazla Sağcı popülist "fundamentalist" vardır. Amerika bir şekilde onları "barındırdıgı"na göre, Ok1ahoma bombalamasından sonra ABD Ordusu'nun onlan da cezalandırması mı gerekiyordu? Jerry Falwell ve Pat Robertson'ın bombalamalara verdik1enıepkiye; suçu hazcı materyalizme, liberalizme ve gemi azıya almış cinselliğe yıkıp bunu Tanrı'nın, Amerikalıların günahkar hayattarzlarını sürdürmeleri yüzünden ABD üzerindeki korumasını kaldırmış olması olarak algılamalarına ve Amerika'nın layıgını bulduğunu söylemelerine ne demeli? Güvenli bir sığınak olarak Amerika mı? Bir New Yorklu'nun, bombalamalardan sonra, artık şehrin sokaklarında emniyetle yürünemeyecegini söylemesinin ironik yanı şudur ki, bombalardan çok daha önce, New York sokakları saldırıya uğrama ya da en azından soyulma tehlikesiyle meşhurdu - bombalamalar farklı bir şey yaptıysa o da yeni bir dayanışma hissinin gelişmesine, genç Afro-Amerikalıların, caddeyı geçmesı için yaşlı bir Yahudi kadına yardım etmeleri gibi, daha hirkaç gün önce hayal bile edilemeyecek sahnelere yol açmış olmalarıdır.Şimdi, bombalamaların hemen ardından gelen şu günlerde, sanki travmatik bir olay ile yarattıgı simgesel etki arasındaki o eşsiz zaman diliminde -hani bir yerimiz çok derin kesilir de acısı dank etmeden önce kısa bir an geçer ya, ona benzer bir anda- ikamet ediyoruz; olayların nasıl simgeselleştirilecegi, simgesel etkilerinin ne olacagı, hangi eylemleri haklı çıkarmak için bunlara başvurulacagı belli degil. Burada, gerilimin son haddine vardığı bu anlarda bile, bu bağ otomatik değil, olumsal. Şimdiden ilk uğursuz işaretler ortaya çıktı bile; örneğin kamusal sövlemin icinde eski Soguk Savaş terimi "özgür dünya”nın birdenbire yeniden dirilmesi gibi: Şimdi:'özgür dünya" ile karanlık ve terör güçleri arasında bir mücadele varmış. Burada sorulması gereken soru şudur elbette: Özgür olmayan dünyaya ait olanlar kim peki? Mesela, Çin ya da Mısır bu özgür dünyanın birer parçası mı? Asıl mesaj, tabii ki, Batılı liberal-demokratik ükeler ile tüm diğerleri arasındaki eski ayrımın bir kez daha giindeme getirildiğidir.
Bombalamanın ertesi günü, Lenin hakkındaki uzunca bir yazımı basmak üzere olan bir dergiden, yazının yayımını ertelemeye karar verdiklerini söyleyen bir mesaj aldım - bombalamanın hemen ardından Lenin hakkında bir yazı yayımlamanın uygunsuz kaçacagını düşünmüşler. Bu, ardından uğursuz ideolojik gelişmelerin, 70'lerin AImanyası'ndakinden daha güçlü ve daha yaygın yeni bir Berufsverbot'un (radikalleri istihdam etme yasağının) yaşanacağını mı gösteriyor? Bugünlerde, şimdi bir demokrasi mücadelesi verildigi cümlesi sık sık duyuluyor - dogru, ama bu cümleyle genelde kastedilen şeyler kastedilmiyor. Daha şimdiden kimi Solcu arkadaşlarım böyle zor anlarda başımızı eğip kendi gündemimizi dayatmamanın daha iyi olacağını yazdılar bana. Kriz karşısında başını kuma gömmeye yönelik bu egilime karşı, Solun şimdı daha iyi bır analız sunması gerektiğinde ısrar edilmelidir - aksi takdirde, Sol, gayet sıradan insanların yaptıkları gerçek kahramanlıklar (sözgelimi, rasvonel bir ahlaki eylem modeli sunarak, uçak kaçıranlan etkisiz hale getiren ve uçağın erken düşmesini sağlayan yolcuların yaptığı gibi: İnsan kısa bir süre içinde ölecekse, cesaretini toplayıp başka insanların ölmelerini engelleyecek şekilde ölmelidir...) göz önünde bulundurulduğunda, siyasi ve ahlaki yenilgisini peşinen ikrar etmiş olur.
Ya her yerde işitilen "11 Eylül'den sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" lafına ne demeli? Bu cümlenin arkasının hiçbir zaman getirilmemesi manidardır - aslında ne söylemek istedigimizi bilmedigimizde "derin" bir şeyler söylermiş gibi yapmayı saglayan içi boş bir jestten ibarettir. 0 zaman buna verecegimiz ilk tepki "Sahi mi?" demek olmalıdır. Oysa gerçekten degişen tek şey, Amerika'nın ne tür bir diinyanın parçası olduğunu anlamak zorunda kalması değil mi? Öte yandan, algıdaki bu tür degişiklikler her zaman belli sonuçlar yaratır, çünkü içinde bulunduğumuz durumu algılama biçimimiz, onun içinde harekete geçme biçimimizi belirler. Siyasi bir rejimin dağılması süreçlerini, örneğin 1990'da Dogu Avrupa'daki Komünist rejimlerinn yıkılışını hatırlayalım: Belli bir anda, insanlar birdenbire oyunun bittiğinin, Komünistlerin kaybettiğinin farkına vardılar. Kopuş tamamen simgeseldi; "gerçeklikte" hicbir sey degismemisti- yine de, o andan itibaren, rejimin nihai olarak çökmesi birkaç günlük bır mesele haline gelmişti... Ya 11 Eylül'de aynı tür bir şey olduysa?
Bu olayın ekonomide, ideolojide, siyasette, savaşta nasıl sonuçlar yaratacağını henüz bilmiyoruz, ama bir şey kesin: Şu ana kadar kendisini bu tür şiddete karşı şerbetli, bu tür şeyleri sadece TV ekranının güvenli mesafesinden seyreden bir ada olarak algılamış olan ABD artık doğrudan işin içindedir. 0 zaman alternatifler şöyledir: Amerikalılar "küre"lerini daha da fazla tahkim etmeye mi karar vereceker, yoksa ondan çıkmayı göze almaya mı? Amerika ya "Bu neden bizim başımıza geldi! Burada böyle şeyler olmaz!" şeklindeki, o son derece ahlaksızca tutumda ısrar edecek, hatta bu tutumu güçlendirerek tehditkar Dışarı'ya karşı daha çok saldırganlık göstermeye, kısacası paranoyaklığı eyleme dökmeye yönelecek; ya da en nihayet onu Dış Dünya'dan ayıran fantazmatik Perde'nin ardından çıkmayı göze alacak , Gerçek dünyaya geldiğini kabul edecek ve “Burada böyle şeyler olmamalı!"dan 'Böyle şeyler hiçbir yerde olmamalı! Tavrına ğ çok gecikmiş geçişi yapacaktır. Bombalamalardan çıkarılması gereken asıl ders budur.: bu olayların burada bir daha olmamasını sağlamanın yolu, bunların, başka herhangi bir yerde olmasını önlemektir. Kısacası Amerika bu dünyanın bir parçası olarak kendi yaralanabilirliğini tevazuyla kabullenmeyi öğrenmeli, sorumluları cezalandırma işini, cana can katan bir misilleme olarak değil, üzücü bir görev olarak yapmalıdır.
Amerika’nın “ tarihten aldığı mola”, sahte bir molaydı: Amerika’nın huzuru felaketlerin başka yerlerde devam etmesi sayesinde satın alınmıştı. Bugünlerde, hakim bakış açısı, Dışarı’dan gelip vuran o ağza alınmaz Kötülük’ün karşısındaki masum bakışınınkidir-bu bakış karşısında, yine cesaretimizi toplayıp ona Hegel’in şu ünlü düsturunu uygulamamız gerekir: Kötülük, her yanında Kötülük gören masum bakışın kendisindedir (de).
Başkan Bush seçim kampanyası sırasında, hayatındaki en önemli kişinin İsa olduğunu söylemişti. Şimdi bunu cidden söylediğini kanıtlamak için eline eşsiz bir şans geçti: Tüm Amerikalılar için olduğu gibi, onun için de, “komşunu sev”, “Müslümanları sev” anlamına gelmelidir! Yoksa hiçbir anlamı yoktur.

Sunday, June 24, 2007


Perikles

Antik dünyanın en belirgin kişiliklerindendir, demokrasi (sisteminin) temellerini ilk o attı.
Güney komşuları ve Sparta ile girişilen savaşlarin arifesinde Atina demokrasisini ilk o savundu.
M.Ö 431 ylında Atina nekropol’unda (ölüler kenti) özgürlük tanımı hakkında çok önemli bir dizi konuşmalar yapar.
Ünlü Tarihçi Thukydides konuşma metnini tarih sayfalarına şöyle alır.
“ Bizim anayasal kaynaklarımızın kökeninde bilinmez unsurlar yoktur, bizler başkaları için örnek oluşturuyoruz, başkaları bize örnek olamaz. Anayasamız çoğunluğun oyuna dayanır, herkes yasalar önünde eşittir, ve devletimizin üst kademelerine ancak aklını ve zekasını iyi kullanan kendini ispatlayanlar tırmanırlar, fakirlik, yoksunluk, sınıfsal farklılık bu üst mertebelere varmak için bir engel değildir, sistemimizde herkesin birbirinin fikirlerine, düşüncelerine göstereceği karşılıklı saygı önemlidir.
Tüm estetik değerler bizim için önemlidir, zihnimizi, usumuzu hep uyanık tutmalıyız.
Kendi evimizi, yuvamızı kolladığımız gibi korumalıyız tarihimizi, vatanımızı.
İşte tüm bu nedenlerden bu yüce değerler uğruna öldüler bu nekropol kentinin sakinleri.
Özgürlük ve Demokrasi için.”
Perikles
(M.Ö 426- 493)


Her nekadar Eflatun , birçok el yazmasında Perikles’in sunduğu modeli beğenmese de bugün dünyanın pek çok yerinde demokrasi talebi hiç eksik olmuyor, sırf bu insani talepler için yerkürenin dört biryanından vahşet çığlığı ise hiç eksilmiyor. “Demokrasi getireceğiz” diye ortadoğu çöllerinde at koşturan “avam” kılıklı ve özünde insan hakkı, hayatı karşısındaki en büyük akıl dışı barajı oluşturanlar hariç.

Argos


Wednesday, May 02, 2007


BAUDRİLLARD ‘A GÖRE BATI VE KÜRESELLEŞME

Batıdan, batı kültüründen çıkmış bir Fransız yazar olan Jean Baudrillard, kendi kültürünü yorumluyor ve bunu tüm gerçekçiliği ile övünmeden, tarafsız bir gözle yansıtıyor.
O batı kültüründe yaşamış bir yazar ve yaşadığı kültürün aslında kültürlük yeri kalmadığını üzülerek de olsa ifade ediyor.
Öncelikle her şeyin bir benzetim evreni içinde döndüğünü savunuyor. Gerçekler, doğrular çarpıtılarak, üzerine daha çok yenilikler, teknoloji eklenerek gerçeklikten çıkarılıyor ve hiper gerçekliğe giriliyor. Bu hiper gerçeklikten kastedilen; simülasyondur. Yani, bir köken ya da gerçeklikten yoksun, gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesidir. Yani, simülasyonda ki gerçek, öyle bir süslenip, paketlenip önümüze sunuluyor ki bu yapılan ürün daha güzel görünüyor ama tüm bu işlemler sırasında gerçekliğini kaybediyor. Ne kadar işlenirse o kadar sanallaşıyor, hiper gerçekliğe ulaşıyor.
Terem yağ tereyağının lezzet ikizi. Ancak tereyağının gerçekliğine sahip değil. Ondan lezzetli, zararsız, besleyici vs..
Simülasyon, gerçeğin kendinden geçmiş, saf, boş, anlamsız biçimidir. Simülasyonda orijinallik kavramı yoktur. Toplumsal yoktur. Toplumsal ötesi yani bir kitle vardır. Kitle toplumsalın içi boş ve kendinden geçmiş biçimidir.
Simülasyon evreninin nesnesi bir tür yaşayan ölü taklidi yapmaktadır.
20.yy da insan bilimleri alanında ortaya Baudrillard tarafından atılan simülasyon kavramının konu aldığı temel gerçeklerden biri; batı ile dünyanın geri kalan ülkeleri arasındaki tarihsel süreç farklılığıdır.
Baudrillard’ın deyimiyle sonu gelen her kültür ya da uygarlık gibi batı kültürü de
Evrenselleşerek ortadan kaybolmaktadır.
Görünüşe göre tüm kültürler batı tarafından bozulmuş gibidir. Oysa kesinlikle bozuk olan bir kültür varsa o da batının kendisidir.
Özünde kültürleri fiziksel ve ahlaki açıdan yıkabilirsiniz, ancak onları kazanamazsınız. Bu tuhaflığın nedeni, o kültürlerin kendi kendileriyle suç ortaklığı yapabilmeleri ve kendi kültürlerinin bilincinde olmalarıdır. Batı kendine yabancı bir kültürdür. Bu sebeple diğer kültürlerin içine bir ahıra girer gibi girer.(syf469eski dünyaya bir bakış-Oğuz Adanır.)
Simülasyonun temel özelliği mış gibi yapmak değil, gerçeğe gerçekten daha çok benzemektir.


Küreselleşme ise tam bir çılgınlık. Tüm kültürlerin yok olup tek bir kültür altında toplanması… Adına kültür bile denemeyecek içi boş batı kültürünün; kıyıda köşede kalmış son kırıntıları yaşayan gerçek kültürlere çatı olmaya çalışması çok büyük bir hayalcilik. Baudrillard göre küreselleşme hudut tanımayan yayılmacılığı ile kendi imhasının şartlarını hazırlıyor. Yani batı kültürünü kendi kendini yok etmeye ayarlı bir mekanizma olarak görüyor.
Baudrillard, der spiegel ‘e verdiği röportajda küreselleşme yi aydınlanmanın son noktası olarak gösteriyor.
Bütün çelişkinin çözüldüğü nihai durak. Gerçekte ise her şeyi pazarlık edilebilir, parası ödenebilir bir, değişim değerine indirgiyor.
Bu süreç aşırı şiddet yüklüdür. Çünkü her şeyin tek tipleştiği, ötekinin ve ötekiliğin yok edildiği bir durum hedefliyor. Tekil plan, özgün olan yani her değişik kültür ve sonuçta her parasal olmayan değer ortadan kalkmalı.
Ona göre, gösterilenle, yaşam aynı değil. Küreselleşme her şeyin tek tipleştiği bir durum hedefliyor.
Bu dünya üzerindeki tüm özgün kültürlerin yok olması demektir. Ancak tüm bunlar yapılırken önümüze öyle cazip bir paket sunuyorlar ki, içinin dışına bu denli zıt olabileceği düşünülemiyor.
İşte tam burada Baudrillard, yapılanların yanlış olduğunu tüm gerçekliğiyle bize aktararak ahlakçılığını kanıtlar. Ona göre ahlakçılık, beraberinde doğruluğu, doğruyu söyleme zorunluluğunu getirir. Tüm gerçekleri çıplaklığı ile kendi bakış açımızı kullanmaksızın iyi, kötü kavramların dışında algılayabilmeliyiz. Ancak bunu yapabildiğimizde, etik davranmış oluruz. Baudrillard ahlak konusunda şunları söylüyor; gözlerinizi gerçeğe kapatmanın, dayanılması güç olanı göz ardı etmek için bahane aramanın ahlak dışı olduğunu söylemeye çalışıyorum. Ve devam ediyor.
Ben olayla olduğu gibi yüzleşmeye çalışıyorum, ikircikli olmadan.
Bunların yanında insan hakları da küreselleşme süreci gibi yasal bir araca dönüştürülmeye başlandı. Artık insan hakları da pratikte bir tür yasal oyuncak haline getirildi.
Küreselleşmeyi bize dayatılan emir, insan hakları, özgürlük, demokrasiyi de küreselleşme sürecinin elemanları olarak algılayabiliriz.
Demokrasi tehdit ve şantajla getirildiği için kendi kendini içten içe yok ediyor.




İşte hudut tanımayan bu tek kültür, tek demokrasi, tek özgürlük yani küreselleşme süreci kabul edildiğinde öteki yok edilmiş, her kültür aynılaştırılmış, gerçekler yok edilmiş olacak. Ortada herkesin yaşaya yaşaya tükettiği bir çevre, kalitesiz bir yaşam ve kültür adı altında ama kültürle pek ilgisi olmayan kültür benzerleri bulunacak. Birey kendi kişiliğinin dışında gelişecek. Herkes aynı olunca da insan yok olacak!
Metni, Baudrillard’ın şu sözleriyle bitirmek istiyorum.

‘medusa öyle kökten bir ötekiliği temsil eder ki ona bakan ölür.

Pınar Nurhan

Saturday, April 28, 2007





M.Ö IV. YÜZYIL SANATI
Ve bir Sanatçı: Praxiteles

MÖ 4. yüzyılda yaşamış iki ünlü sanatçı olan heykeltıraş Praxiteles ve ressam Nikias hakkında ilginç bir anekdot aktarır. Metinde yer aldığına göre, Praxiteles bile, en güzel heykellerinin estetik etkisini, Nikias tarafından ustalıkla renklendirilmiş olmalarına bağlar. Son zamanlarda MÖ 5. yüzyıl sonlarına ait tiyatro eserlerinde, özellikle de Euripides'in (MÖ 480-406 dolayları) iki tragediasında heykel sanatının çokrenkliliği üzerine kanıtlar fark edilmiştir. Kraliçe Hypsipyle, Nemea'daki rahip-krala çocuk bakıcılığı yapması için buraya sürgün edilir. Annelerini arayan iki oğlu bütün Yunanistan'ı dolaşır ve sonunda Nemea sarayına ulaşırlar. Kardeşlerden biri diğerine, alınlıktaki boyalı heykelleri gösterir. Bu heykelleri görünce, içinde annelerini hizmetçi olarak bulacakları sarayın görkemini anlarlar. Talihsiz güzel Helene, sanki bir heykelin boyasının solması gibi, güzelliğinin de solmasını arzu etmekte, ancak bu şekilde rahat bir hayat sürdürebileceğine inanmaktadır. Güzel Helene'nin "güzelliğiyle" karşılaştırılan bir heykelin renkliliği, yalnız bezemeli kıyafeti ve atribüleriyle sınırlı değildir. Karşılaştırma daha ziyade, vücudun giysiyle örtülmeyen kısımlarının renklendirilmesini kapsamaktadır. Fakat metin her şeyden önce, rengini yitirmiş bir heykelin, MÖ 5. yüzyılda Atina'da "çok çirkin bir biçim" olarak yorumlandığına işaret etmektedir.



Heykeltraş Praxiteles'in ünlü yapıtlarından birisi ise Afrodit heykelidir.Kindoslular bu heykeli Praxiteles'ten satın alarak kentlerinin ününe ün katarak, tarihte belki de ilk kez sanat, sanatçı neredeyse "merkez" orasıdır mantığını işletirler. Günümüzde kimi kent yöneticilerimizin henüz fark edemedikleri "incelik","zarafet" örneğidir bu çıkış.



Heykeli Afrodit Tapınağı'nın en güzel yerine koydukları andan itibaren kentliler ticari dehalarının nimetinden yararlanmaya başladılar.









Felsefe Notları

Thursday, April 12, 2007


Yaban Kuraldışılık
Spinoza Metafiziğinin ve Siyasetinin Gücü


Antonio Negri ve Michael Hardt’ın İmparatorluk kitabı, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, siyasi ve akademik çevrelerde belli tartışmalara yol açtı. Negri ve Hardt bu kitapta temel olarak kapitalist iktidar işleyişinin yeni bir egemenlik biçimine girdiğini ve bu yeni egemenlik biçimini çözümlemede var olan ulus-devlet ve klasik emperyalizm perspektiflerinin yeterli olmayacağını iddia etmektedirler. İmparatorluk ise, kapitalizmin kuruluş içerisinde olan bu yeni küresel iktidar işleyişine verilen addır.

Negri ve Hardt isimleri İmparatorluk kitabıyla adeta özdeşleşmiş olmasına rağmen, imparatorluk çözümlemesinin arkasındaki politik felsefe ve metodoloji şimdiye dek pek vurgulanmamış ve yapılan tartışmalar, imparatorluk çözümlemesini emperyalizm ve yeni emperyalizm teorileriyle çarpıştırma boyutunda kalmıştır. İmparatorluk çözümlemesinin yanı sıra Negri ve Hardt’ın çalışmaları, Hegelci Maksizmle yüzleşme ve hesaplaşma çabaları ve iktidarın işleyişi ve yapılanması üzerine yapılan incelemeler içerisinde önemli bir adrestir. Fakat şu belirtilmelidir ki Negri, 1980 yılında hapishanede tamamladığı Yaban Kuraldışılık’ta bize tahakkümcü iktidarın doğasına dair bir inceleme sunmaz. Bunun yerine gücün politik kuruculuğu üzerine yoğunlaşır ve tahakkümcü iktidarı, kendini kurarken yıkacak olan ilişkiselliğin peşine düşer. Kolektif bir özgürleşme pratiği içerisinden kurulacak bir toplumsal örgütlenmenin ontolojisi nedir? Tahakküm ilişkileri dışında bir iktidar
kavramsallaştırması mümkün müdür? Bu tözel sorular, özne olarak kurulan ve tahakkümcü iktidarın taşıyıcısı olan nesneye değil, etkin kurucu gücüyle öznelliğin yaratıcısı olan varlığa dair bir sorudur. Ve Negri bu tözün izini Spinoza’nın politik felsefesi içerisinde sürer.

Sevgili Eylem Cnaslan’ın
çevirdiği bu sıkı çalışmayı
okumanızı tavsiye ediyoruz:
"OTONOM YAYINCILIK
Felsefe/Spinoza kitaplığı"

FELSEFE NOTLARI

Tuesday, April 03, 2007


Hüsamettin Çetinkaya kaleminden,
Ahlak ve Politika adlı kitap, Aralık Yayınları'ndan çıktı !

İnsanlık Ahlakı ve Düşmanlık Politikası


Günümüz bireyi, eylemini ahlaki kılan ilkeye -İnsanlığa- duyduğu saygı ile kendi varoluşunu kötülük olarak aşağılama mecburiyeti arasına sıkışmış, neden kendini ‘kötülüğün adresi’ yapmasının insanlığa saygı göstermenin tek yolu haline geldiğini anlamakta zorlanmak-tadır. Ahlaki değerini, varoluşunu kötülemekle kazanan bu İnsanlık adındaki kötülük bilinci, demokrat ve özgür yaşama olanağını sadece suçluluğunu itiraf etmekte, ‘günah’larıyla yüzleşmekte bulur hale gelmiş ve varolma hakkını bizzat yurttaşlığına kayıtlı adıyla lanetlemek ve yok saymak halini almıştır. Bugün yoğun biçimde yaşanır hale gelen vicdani rahatsızlığın nedeni büyük ölçüde bireyin, kendilik algısını 'yurttaş özne'den, 'evrensel insanlığın bu ahlaki öznesi'ne dönüştürmekte yaşadığı zorlanma ve aşağılanmadır. Kendinden nefret, kefaret, suçluluktan kurtuluş, itiraf ve arınma bugün Türkiye'de Liberal insanlık hümanizminin demokrasi vizyonunu oluşturuyor. Bu Hıristiyan demokrat vizyonun temsilcisi pratikte bir tür İslamcı ve bir tür solcu ittifakıdır. Ve teoride, bu küreselleşme ideolojisinin par excellence adresi Immanuel Kant'dır. Bu kitabın hemen her bölümü bir yanıyla; evrensel insanlığın ahlaki öznesini Kant'ın ahlak yasasının kökensel eleştirisi zemininde deşifre ederken bir yanıyla da; kurban patolojisine dönüşen ahlaki bir ödevden hareketle toplumun demokratik dönüşümünün sağlanamayacağı, demokrasi mücadelesinin bir insanlık ve ahlak savaşı olmadığı, bu mücadelenin, eylemi ancak iktidar ilişkileri ve varolma hakkı zemininde görmekle verileceği iddiasını sahiplenmektedir.



"...o kadar kudretsiz insanlar var ki; işte onlardır tehlikeli olanlar - işte onlardır iktidarı ele geçirenler. Ve iktidarı - kudret ve iktidar mefhumları birbirlerinden o kadar uzaktadırlar ki iktidar insanları iktidarlarını başkalarının kederi üzerinden kurabilirler ancak. İktidarlarını başkalarının kederleri üzerinden inşa eden güçsüzlerdir onlar. Kedere ihtiyaçları vardır. Kölelerden başka kimse üzerinde iktidar kuramazlar - ve kölelik tam anlamıyla kudretin azalışının rejimidir. İktidarlarını kederle kuran, ancak öyle yönetebilen insanlar vardır. Şu tipten kederler rejimi kurarlar: "Pişman olun" tipinde, "nefret edin birilerinden" tipinde - ve eğer nefret edecek birisini bulamazsanız, kendinizden nefret edin tipinde, vesaire. ... Spinoza için bu lanet olası bir durumdur. Ve eğer bir etik yazdıysa bu hayır, hayır demek içindir."

Gilles Deleuze, (Spinoza Üzerine On Bir Ders, 68)

Wednesday, March 21, 2007




FELSEFE VE MATEMATİK İLİŞKİSİ

Matematik, onun ilk gelişim çağlarından itibaren felsefe-ananın kollarından inip kendi kendini beslemeye başlar başlamaz, kendi içsel nesneleriyle türlü bağlar kurmaya başlar başlamaz, bilim dünyasında bağımsızlığını ilan etmiş, bunun da ötesinde koltuğunun altında yer alan doğa bilimlerine kimi noktalarda yön vermeye çalışırken çoğunlukla onlara yardımcı olmuştur.

Bakınız, şu nokta yaşamsal öneme iyedir: Matematik te tıpkı diğer bilimler gibi, ilkin, insan topluluklarının bir yararlanım aracı olarak sahneye çıkmıştır. Örneğin, sayıların ilk ortaya çıkış öyküsü çok basit, fakat, bir o kadar büyük bir tarihsel öneme sahiptir. Tarihin loş-ışık dönemlerine ait insan toplulukları, büyük baş hayvanları "say"ma işinde; ilkin, hayvan sayısı kadar bir taş niceliğini bir torbaya koyar ve her sabah/akşam bir hayvana karşılık bir taşı torbaya doldurarak sayma gereksinimlerini karşılarlardı. Bunu takip eden dönemlerde yazının bulunmasıyla bu sayma işi, önce bir çeteleye dönüşmüştür; yani bir kağıdın üzerine çentik-çizik işiyle kendisini göstermiştir ve son kertede bu, çentiklerden/çiziklerden başka bir anlama gelmeyen Roma rakamlarının icat edilmesine malzeme olmuştur. Okuyucu, Roma rakamlarının şekilsel yapısına dikkat ederse bunların çentik-çiziklerden oluştuğunu çarpıcı bir şekilde görecektir.

Bunları takip eden süreçte, "onluk sayı" sistemi dediğimiz sistem geliştirildi ve bu durum matematikte büyük bir devrimi gerçekleştirerek ona şimdiki esrarlı havasını katmada bir öğe olarak nüfuz etti. Matematiğin vulger konumundan koparak hızla modern adımlarla ilerlemesine diğer bilimler de eşlik etti. Öyleki başlangıçta ve her zaman onun varlığına "muhtaç" olan diğer bilimler, o olmadan asla yapamazlardı. Onun kuşku götürmez disiplini karşısında bir taraftan gelişirlerken özellikle tikel işlem ve özelliklere zorunlu bağlılık, onları serseri birer disiplin olmaktan da koruyordu. İşte sürekli tartışmaları yapılan "mantığın" asıl temelleri ifadesini burada bulur. Mantık zorunlu doğruluktur, bu yüzden matematikten bağımsız olamayacağı gibi ondan farklı bir alana çekilmesi de mümkün değildir. Zorunlu doğruluğun kendisi, böylece matematikle bir ittifak halinde olmak durumunda kalmıştır. Mantığı matematikten koparmaya/ayırmaya çalışanlar kendi felsefi kaygılarına yenilmiş insanlardan müteşekkildir. Oysa matematiksiz bir gerçek doğruluktan bahsetmek, ya da onun nesnel özeliklerini küçümsemek, aklıyla arasının buluşma yerini bir türlü ayarlayamamış şaşkın bir filozofun ağzıyla kulağını birbirine karıştırmasından başka bir şey değildir.

Teknik bir takım çalışmalar ödev bölüşümünü zorunlu olarak gündeme getirse de, özünde, mantığı matematikten bağımsız, özerk, bir kendigelik olarak düşünmek bana göre olanaklı değildir. Hemen şu yönde itirazların yükseleceği açıktır: Biz mantığı Klasik, Aristo vs. olarak parçalayıp değerlendiriyoruz fakat farklı çelişkilerin karakterleri de farklı oluyor, buna ne dersin? Yanıt gayet açık: ya mantıktan uzaklaştınız, ya da hiç matematik bilmiyorsunuz!

Aristotalesin mantığı tanımlamadığına ilişkin söylemler var. Oysa mantığın bir tanımının yapılamaması, onun bir matematiksel aksiyomal yapıya sahip olabileceği fikrini gündeme getirir. Mantığın tanımının yapılamamasının nedeni, onun bir tanıma sahip olması zorunluluğuna sahip oluşu değil, tersine bir tanıma sahip olmayışıdır. Platon'un ünlü akademisinin girişine "Buraya geometri bilmeyen giremez" davranışının nedenini tahmin etmek hiç de zor değildir.


Felsefe, matematiğin kendi içsel problemlerine doğrudan müdahale etme devrini çoktan tarihin karanlıklarında bırakmıştır. Çünkü, matematik, tedrici bir birikimin öznesnelerini bağrında toplayan değerlerin kendi içsel hareketinin doğurduğu enerjiyle beslenen bir bilim olma evresini çoktan tamamlamış bulunmaktadır. Bu yönüyle matematiğin, hiç bir bilimin gözlüğüne, koltuk deyneğine vs. gereksinimi yoktur. Tersine, onu doğuran ana da-felsefe de- dahil olmak üzere, her disiplin ondan yardım beklemektedir. Başta Platon olmak üzere, özellikle Descartes ve Spinoza gibi bir çok filozof bunun üzerinde özellikle vurgu yapmışlardır.

Matematik felsefesi ise, onun edindiği bilginin pratik uygulanım alanında ya da kendi iç-ilişkileriyle elde ettiği özgül bilgiler alanında değil, elde ettiği bilginin kaynağını tanımlama, açıklama, soruşturma noktasında ortaya çıkar. Yani matematiğin felsefesi, örneğin, "2+3=5" bilgisinin uygulama/yararlanım alanıyla değil, bu bilginin kaynağının ne olduğunu araştırır. Bütün bu alanla uğraşan filozofların ortaya koyduğu düşünsel değerler toplamı işte matematik felsefesinin kalıt-malzemeleridir. Matematiksel bilginin doğası ve koordinatlarıyla ile ilgili soruşturmalar onun epistemolojik boyutu olurken, onun ihtiva ettiği nesnelerin varoluşlarının doğası ve konumu ise ontolojik boyuttur.

Matematiksel bilgiye yaşamsal özde hareket ve ivme kazandıran şey, tarihin her döneminde, toplumları çevreleyen özgül sorunlar karşısında alması gereken davranışın, özkoşulların kollarında çevrilen değerlerin ve insana kendi yararlanım yönünde katkı sağlayan bilgilerin toplamıdır. İfadenin kapsam alanı, aslında sadece matematiğe has bilgiyi değil, her türlü bilginin elde edilme sürecinde karşımıza çıkan edimin ortak yanıdır. Toplumsal sinirlere yapılan dolayımsız baskılar arttıkça, o ölçüde vücut kazanan bilgi kristalleri, tümel-zihinselinin karşısında birer dev literatüre dönüşmüştür. Bu tedrici zihinsel kazanımın bağrında tinsel koşullanmaya maruz kalan tikel-zihinselin kendisi onun asıl kaynağını arama noktasına gelince, bilginin kaynağına ilişkin birbirine tezat kutuplar yaratmakla kalmaz, bu tezat kutuplarda cereyan eden eğilimlerin içinde gerçek bir problemle karşı karşıya kalır. İşte, "bilginin gerçekliği" dedikleri problemin kayanağı, kendisini böyle ortaya koyar. Bir çok asalak felsefe de kaynağını, bu tezatlara veremediği "anlam"da bulur.

Mevcut bir disiplinin edindiği bilgilerin kaynağına yönelik bu temel problem, ilgili literatirün felsefesi olarak tanımlanır. Ama sorunun matematiksel boyutu, gerçekten, diğer bilimlere kıyasla o kadar net bir şekilde ortaya konmuştur ki, Spinoza ve Descartes gibi onlarca filozof adeta bu bilimin kapısında bir ömür harcamışlardır. Haksız da değiller elbette, çünkü matematiksel bilgi, empirik bilgi edinimlerinin kuşku götüren kimi durumlarına benzemediği gibi, malzemesini hiç de tözün bağrında aramaz. Malzemesinin dışsal ya da içsel olması sorunu bir yana, tikel-zihinselin aldığı dolayımsız baskılar, bu bilimin gelişmesinde tek kaynaktır-kaynağın felsefi boyutu değil- denebilir. Tikel bireyin matematiğe yönelmesi, onu merak etmesinden ziyade, zorunluluğun doğurduğu koşullar altında keskinleşen tümel-zekânın yarattığı değerlerden örülü bilgi öğelerinin, onu hazır bulan tikel bireyin önüne bir problem olarak çıkmasına bağlıdır. Hazır bulduğu bilgi öğelerinin kendi aralarındaki ilişkiler noktasında aracı olan özne kavramı ile yüklem kavramı arasındaki ilişkiyi nesnel düzeyde oluşturabildiği ölçüde bu bilime katkı sağlamış olur. Şimdi de matematik bilgilerin nasıl oluştuklarına bakalım.

Matematiğin şimdiye kadar kazanılmış bilgilerinin kümesine X diyelim. Tarihin tanımlanabildiği noktalarının ilk zamanlarında bu kümenin boş bir küme olduğunu söyleyebiliriz. Bakınız, bu, reel edimsel düzeyde bir boş kümedir. Yoksa bu kümenin ileriki aşamalarda zamanın ve özne kavramının çeşitliliği nesneleştiği sürece bu küme niceliksel olarak artmaya başladığı gibi, yoğunluk(niteliksel) olarak ta artacaktır. Burada bir çok filozofun gözünden kaçan şey, bu ilişkilerin doğurduğu zorunluluktur. Şimdi bu küme( X ), elde ettiği elemanları nereden alır? Bu, işte zamandan ve uzamdan bağımsız bir "şey"dir. Ama varlığı, gerçekliği, nesnelliği, ona ulaşılabilirliği, tek bir yolu olmasa da tek bir varış alanını işaret eder. Örneğin Öklid geometrisinde meşhur bir teorem olan Pisagor teoremini ele alınız. Bu teoremin varlığı, Pisagor'a bağlı değildir; o bulmasaydı bir başkası bulurdu. Nihayet, Öklid ve Pisagor birbirlerinden bağımsız bir şekilde aynı teoremde buluşmuşlardır. Şu halde, matematiksel-ya da geometriksel- bilgi öznenin kendisine bağlı değildir. Fakat sorun o kadar basit değil, diğer taraftan bütün bunlar tümel-zihinselin bir ürünüdür, tarihsel gelişim biçimiyle birlikte matematik, bir insanal usun ürünüdür de.

Kendi kendine yeten, uzamdan ve zamandan bağımsız oluşu tüm filozoflara esrarlı gelen matematik, bugün filozofları felsefi düzlem üzerinde "iki"ye ayırmıştır. Bu disiplin bilginin kaynağını dışardan mı yoksa içerden mi alır? İnsan ürünü müdür, insandan bağımsız mıdır? Her ikisi de doğru gibi görünse de aslında yanıt "tek"dir.

Matematiğin şimdiye kadar kazanılmış bilgilerinin kümesine X demiştik; "bu küme elemanlarını nereden alır?" sorusuna, dışsal ya da içsel iki biçimde yanıt verilebilirdi. Bu yanıt ister içsel ister dışsal olsun, bu kümeye eleman kazandıran bir üst-kümeden, yani, X'i kapsayan ve ona eleman gönderen bir kümenin varlığından bahsedilebileceği apaçıktır. Varlığını ifade etmeye çalıştığımız bu üst-kümeye Y diyelim, şu halde, "X alt-küme Y" veya "Y kapsar X" yazılabilir. Burada Y bir uzay olarak imlenirse, onun bir alt uzayı da X olur. Y uzayından X uzayına eleman kazandıran transformatik hareketin özgül nitelikleri bellidir. Bu, bu alanla uğraşan tikel-zihinselin, yine tikel bir hareketiyle kavradığı bilginin X uzayına eklenmesi hareketidir. Bu hareketin iç dinamikleri zaten önceden kazanılmış bilgi öğelerinin kendisiyle birlikte, tikel-zihinselinin tekil bir eylemi sonucu anlıkta kavranabilir bir durum yaratır. Örneğin "p elemanıdır Y" aitliğinin bir tekil eylem sonucu tikel-zihinseline kazandırılarak, "p elemanıdır X" yargısalına varılır. Tikel-zihinseline zorunlu nesnel olarak yansıyan bu hareket, dolayımsız olarak tümel-zihinselinin nesnelidir. Hareketin özgül biçimi, Y'den koparılan bir bilgi öğesinin(elemanının) X kümesine kazandırılmasından ibarettir.

Bu hareket, Y'den koparılıp X kümesine transfer edilen tikel harekettir ve iki biçimde var olabilir: Ya daha önce elde edilen kazanılmış bilgilerin kendi iç hareketleri ve özgül işlemleri sonucu ortaya çıkar, ya da bunlardan kısmen dolayımlı yarı-özerk kavramsalın bir bulunumu sonucu ortaya çıkar. Yarı-özerk diyorum çünkü, örneğin, bir üçgen kavramı, başlangıçta doğrudan değil de dolayımlı bir şekilde metrolojiyle(ölçübilim) bağlantılıdır. Metrolojiyle hayat bulan geometri zorunlu olarak, matematiğin bir parçasıdır. Y'den koparılıp X' e monte etmenin bir üçüncü yolu yoktur; keza, buluşlar, icatlar, yeni nesnel bilgiler vs., bunların hepsi varlık ortamı olarak Y uzayına aittirler.

Birinci kategoriye giren elemanların(bilginin) oluşumu zorunlu olarak varoluşunu ikinci kategoriye borçludur. Yani temel grup diyebileceğimiz kimi bilgiler elde edildikten sonra, kendi iç-ilişkileri sonucu ortaya çıkan bilgilerle palazlanma sürecine girerler. Örneğin, sayıların bulunuşu, bunların taşıdığı bir takım özelliklerin keşfine götürür.Toplama işlemi, çıkarma işlemine anlam verirken, toplama işleminin kimi yoğunluklarında ifadesini bulan çarpma işlemi de bölmeye anlam kazandırır; bunlar arasındaki sabit bir takım işlemlerin varoluşu da günümüz matematiğinin en önemli kavramlarından biri olan fonksiyon kavramına götürür. Bu bulgulardan çıkarılacak olan en önemli şey, bu ilişkilerin bir zorunluluğu, bir düzeni, bir bağıllığı, pek de tesadüfe bağlanamayacak bir içmimarizasyonu olmasıdır.

Yukarıda tanımlanması yapılan Y uzayını bir alt-uzay kabül eden en dar uzaya Z dersek, bu, tüm bilimlerin içinde yer edineceği bir uzaydır. Bu Z uzayına felsefeyi dahil edemiyoruz, çünkü, onun ortaya koyduğu değerler nesnel olmaya uzak şeylerdir. Bilimin temel kaygısı, tümel-zihinseline mutlak-nesnel bilgiler katmak olacağı düşünülürse, yukarıdaki Z uzayına ortam hazırlayan tek bilimin matematik olduğunu kolayca söyleyebiliriz; çünkü ondan daha mutlak-nesnel bir sistem yoktur. Geriye kalanlar ancak onun yanında barınabilecek evlat-bilimler olabilirler. Hem böyle bir disiplinin varlığı asla matematikten bağımsız değildir. Bu Z uzayı ile ilgili olarak, "Y alt-kümedir Z" yazabiliriz.

Yukarıda verilen tüm bilgilerden, "X altküme Y altküme Z" sonal durumuna ulaşmış bulunuyoruz. X'den aldığımız bir p elemanı(bilgiseli) zorunlu olarak, önce Y'nin sonra Z'nin bir elemanıdır. Ama bunun tersini söylemek her zaman doğru değildir; çünkü, bir "q eleman Z" ise "q, eleman değildir X" olabilir. Örneğin, bunlara, fiziksel çokluklar(kavramlar) fevkalade güzel örneklerdir. Z X (Z den X kümesinin elemanları atılınca) uzayından alınan bilgiler nitelikleri gereği empirik karakterler taşıdığından, bunlara, mutlak-doğru bilgi demek pek sağlam bir tutum değildir, hiç değilse her zaman doğru değildir. Fakat salt Y uzayı asla kuşku taşımadığından, böylece mutlak-doğruya ulaşılmış olunur.

Apaçıktır ki, kronolojik devinimin bir tikel biçiminde Y X uzayı tümel-zihinselinin o zamana kadar ulaşamadığı bilgileri eleman kabül eden bir uzaydır. Ve, asıl felsefe burada ağır güçlüklerle tanışır. Bu bahsi geçen "uzay" zihinsel midir, yoksa dışsal mıdır? Şu çok nettir ki, tikel-zihinselin kendisi, hiç değilse bu transformasyonel hareketin köprüsüdür. Çünkü, ister içsel ister dışsal olsun son tahlilde bu, insanla dolayımsız bir nesnel ilişki içerisindedir. Her iki felsefe biçiminde de birey, bir köprü rolüne indirgenebilir. Ya bu köprü cevherini hemen azından sunar ya da biraz öteden; her iki halde de tümel-zihinselini zorunlu olarak dize getirir.

Başlangıçta boş olarak imlediğimiz X uzayını, insan topluluklarını çevreleyen yaşamsal zorunlulukların özgül biçimlerine göre dolmaya başlamış olduğunu tarihsel bir süreç içerisinde gözlemlerken, git gide bir noktaya dönüşmüş olduğunu ve ardından bu noktanın bir çığ gibi büyüyerek toplumu koşullandıran bir hüviyete geçme aşamasında gerçek bir felsefi probleme dönüştüğünü görmüş bulunuyoruz. Ama günümüzün geldiği tarihi noktaya bakacak olursak, X uzayında yer alan elemanların nicel ya da nitel bir çok güçlüğü de beraberinde getirmeye başlamış olduğunu da görüyoruz. X kümesindeki tedrici birikim, kimi bölünmelere-branşlaşmaya-zorunlu olarak ortam hazırlamıştır. Bu branşlaşmanın itici ve ayırıcı gücü, hiç de toplumsal lüks düşüncelerin bir dışa vurumu değil, tersine, toplumsal reflekslere yapılan dolayımsız baskılara ve tümel-zihinselinin tikel düzeyde bir entellektüel organ oluşturmasına dayanır. Bu entellektüel grubu karakterize eden şey, mevcut toplumsal ilişkilerin karakteristik yapısına doğrudan bağlı yaşamsal özelliklerin bir tikel oluşumudur. Bunların düzeni tamamen rastlansal olup, bireysel mücaadelelerin kurtarabildiği azınlığı bir kenara bırakırsanız kalanı, tikel olanaklar el verdiği ölçüde meydana gelir.

Z uzayının kendisi bütün metafizik problemlerinin çıkış ortamıdır. Öyle ki, burada her şeyi bulabilirsiniz. Z uzayının bir "gerçekliği" söz konusu olduğundan felsefenin tüm problemleri işte bunlardan ibarettir. Örneğin, "fiziksel gerçeklik", "matematiksel gerçeklik", işte bunlara verilebilecek inandırıcı bir yanıt metafiziğin bütün bunalımlarını ortadan kaldırır, dolyasıyla felsefeyi bir uğraş alanı olarak ortadan kaldırmış olur.

Eğer, matematiksel bilginin "gerçekliği" noktasında sonal bir yargı oluşturulacaksa, böyle bir olanak söz konusuysa, bunu matematiksel olarak(zorunlu nesnel) ortaya koyma olanağı da var demektir. Herkesin itiraz dahi edemeyeceği saf-gerçeklik kendini gerçekleştirme ediminde vücut buluyorsa bundan başka bir yolun varlığı da zorunlu olarak X kümesinde ifade bulur. Böyle bir problem ortadan kaldırılabilirse, bu, Y'den koparılıp X' üzerinde kavranılabilirdir.

Y uzayının sınırları ve müstakil yapısı göz önünde bulundurulursa, böyle bir uzayın giderek X uzayına doğru çekildiğini söyleyebiliriz. Bu iki uzay arasındaki hareketin özgül biçimi tikel ölçüde gerçekleştiğinden-hareketin mutlaklığı- birbirine gerçek manada, yani astronomik anlamda benzerliği çok ilginçtir. X, Y, Z uzayları arsındaki ilişki uzaybilimdeki kavramsallıkla çok yakından ilgili olduğu sonucuna bizi götürür. Burada diyalektik materyalist F. Engels'in ünlü sözü, "Hareket, varlığın varoluş biçimidir" anımsanmaya değerdir. Çünkü materyalizmde "madde" gerçeklik olarak ileri sürüldüğü için ve hareketin uzayın tamamında mutlak bütünlüğe sahip olduğu için bu yönüyle güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Bir çok filozofa yeterli görünmeyen bu durum aslında sırrın merkezidir. Hareketin soyut ya da somut alandaki mutlaklığı, zorunluluğu, daha bu biçimiyle bir çok felsefenin varlık ortamını yitirmesine neden olur. Hareketin görünen biçimini kavramaya çalışan filozof onu yadsıma lüksüne sahip olamaz, çünkü, sorun onu anlamaya çalışmaktır. Birbirinden tuhaf totolojilerle felsefe yapmak, aslında çocukçadır, felsefenin işi bana göre, yukarıda ifade edilen soyut ya da somut hareketin açıklanma biçimi olmalıdır. Ve, buradan çıkarılacak en önemli sonuç, Mutlak Tin ya da Mutlak Madde, bunların hangisinin gerçekliği yansıttığıdır; yani, Materyalizm mi, İdealizm mi? Bu zorunululuktan uzaklaşıldığı sürece salt fikir, safça felsefe her zaman rezil ve kepaze sonuçlara kapanır durur.

Bakınız bu konuda, Aklın Yönetimi İçin Kurallar' ında Descartes ne diyor:

"Bir sorunu eğer tam olarak anlamış isek onu her türlü gereksiz kavramdan soyutlamalı, en yalın olduğu duruma getirmeli ve bir sayımdan geçirerek, olabildiğince küçük paraçalara yırmalıyız."

Bu yaklaşım biçimi reel edimsel dünyada geçerliliğini mutlaklaştırsa da ben onu felsefe düzlemine de taşıyorum:İşte Descartes'in bunula vurgulamaya çalıştığı şey, öncelikle sorunun kapsam alanının özgün biçimidir. Bu yapılmadığı zaman, zihin boş "izm"lerle uğraşır durur. Dahası, kendine özgü anlamsızlıkların sistemleştirildiği bir yapıya dönüşür; bunun içine giren filozof yukarıdaki mantığı elden bıraktı mı, artık filozof olmanın dışında ne arzu ederseniz onu yakıştırabilirsiniz. Gözden kaçırılmaması gereken bir önemli noktayı da ben eklemek isterim ki, anlamsızlıkların sistemleştirildiği bir yapının da tıpkı mantık kurallarında olduğu gibi içsel özellikleri vardır. Bu, her şeyin orijine göre simetrik oluşunun zorunlu bir sonucudur.

Aynı eserde Descartes şunu da eklemeyi ihmal etmiyor:

"Aklımızın bütün işlekliğini daha az önemli ve en kolay olana yöneltmeli ve doğruyu sezgimizle açık ve seçik olarak görme alışkanlığı edininceye kadar, üzerinde yeterince uzun süre durmalıyız."

Bu, eğer bir gerçeklik varsa, onu akıl oyunlarıyla, kelime oyunlarıyla elde etme olarak değil, işte yukarıda ifade edilen şekilde kavranmasına olanak tanır. Böyle bir mantıktan uzaklaştıkça güçlüklere girileceğini önceden yeterince deneyime sahip bulunan matemetikçilerin ortak çıkarımları budur, ve, felsefenin en önemli sorunu teori oluşturma alanında kaybolmak değil, pratik aklın sunduğu kolay kavranabilir yerdedir.

Aynı şeye, Feuerbach Üzerine Tezler' inde Karl Marx bakın ne diyor:

"Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip edilemeyeceği sorunu teorinin bir sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan kendi düşünüşünün hakikatini, yani gerçekliğini ve gücünü, bu taraflılığını pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten soyutlanmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçekdışılığı konusunda anlaşmazlık saf skolastik bir sorundur."

Felsefe anlayışı teoride, her ne kadar bu yaklaşımları yadsırsa yadsısın, kendinden uzaklaşmadan, gerçekten uzaklaşmadan yapamayacağını yeterince ortaya koymuştur. Teori ile pratik arasındaki matemetiksel ilişki birinin olmadığı yerde diğerinin olamayacağı kadar içiçe geçmiştir. Pratik birikmişliğin toplamından başka bir anlama gelmeyen bilimsel birikimler ve yapıların bize öğrettiği en önemli şey budur. Burada değil de, teori ile pratik arasındaki ilişkinin matematiksel boyutunu daha sonra ele alacağım.

Buraya kadar çeşitli görüşlerden filozofların pratik anlayışa verdikleri önemi vurguladık. Bu durum bizi, tümel-zihinselinin gerçeği kavrayıp-kavrayamayacağı yönündeki başat probleme taşır; işte bilinemezci, kuşkucu, şu'cu, bu'cu, vb. burada devreye girerek, pratiğin neden gerçeği kavrayamaz bir niteliğe sahip olduğunu tanıtlamadan karşıt yargısala saldırma talihsizliğine düşerler.

Devam edelim.

"p,eleman Y" görüngüsünden, "p, eleman X" görüngüsüne geçişteki hareketin özgül biçiminin oluşumu nasıl bir karaktere sahiptir, ve, bu karakteri harekete getiren gücü ortaya koyduktan sonra, sorunumuz bir basamak daha atlayarak, bu "Y" uzayının nitelikleri üzerine basar.

Bu "Y" uzayıyla ilgili olarak ilk sorulabilecek soru, bu "Y" uzayı nasıl mümkün olmaktadır? Sorunun daha başında düşünsel-teknokrat-tikel bireyi, bu harekete nasıl taşıdığını zaten biliyoruz, keza bu bir zorunluluktu. Bu uz-tikel gruptan bir eleman alarak onun üzerinde şöyle bir deney yapmaya kimse kızmaz: Sizin matematiksel imgeleminizde takip ettiğiniz yol nedir? Örneğin bir matematiksel problem karşısında zihin çeşitli arayışlara girer, zihinsel-problemin özgün kaynağı nedir?

Bir kere zihin daha baştan çeşitli malzemelere(önbilgilere) sahiptir, bunların aracılığıyla problem karşısında zihin kontağını alarak ve bir enerji basamağına girerek her bir adımda kendini yoklar, atılan her tek adım bir zihin hareketinin özkavrayışıyla elele gider, yadsınır ya da yoklanır, nesnel oluşuyla yakalanan bilgileri, yani, "p" elemanlarını X' e monte eder. Onun nesnel oluşunu kavrayıştaki davranışsalı salt öznel içinde nesnel görünsede bu, eğer çelişik ya da olumsuzsa kısa zaman içinde tümel-zihinseli tarafından yadsınır, ve işte bu zihin gardının tekrardan disipline oluşuna neden olurken, öznenin aklını bileyen bir eylemsel olarak da kavranmalıdır. Yani öznel kavramsalın, nesnel kavramsal tarafından koşullandığını ve son tahlilde, onun zihinsel gelişimine varlık ortamı olarak girer. Hareketin özgül biçimi, öznel-nesnelden, nesnel nesnele taşınmayla kendini ortaya koyar. Öyleyse buradan şöyle önemli bir sonuç çıkar: Tümel-zihinseli önce kenkendini kavramaktadır; zira bunun nedeni yukarıda açıklandı. İşte bu, materyalizmin en güçlü dayanağıdır. Geri taraftan bu felsefenin güçlük çektiği en önemli sorunsal, bu "Y"uzayı gizli bir güç tarafından sanki tümel-zhinseline sistemli bir şekilde sunulmuştur. Çünkü "Y"nin varlığı hiç de öznel farklılığa bağlı bir uzay değildir. Bu yönüyle bir sır küpü olarak kalacağa benzese de, tek tek öznel bireyleri zorla aynı bir düzleme taşıyacağı olgusu da bir öznel-zihinsel-morfizm olmaktan uzaktır, tersine, tümel-zihinsel-morfizmdir .
FELSEFE EKİBİ

Saturday, March 10, 2007




Nietzsche ve Felsefe
Nietzsche, 13 Ekim 1844’de küçük bir Alman kasabası olan Röcken’de doğdu.Nietzsche’nin çocukluğundan itibaren müzikten hoşlanan bir ruha sahip olduğu söylenir.1858’den itibaren altı yıl Pforta Kolejinde parasız yatılı olarak okuyan filozof, o zamanlar en çok İncil okumaktan hoşlanıyordu.1864’te papaz olmaya karar veren Nietzsche, aynı yıl Bonn üniversitesinde klasık filoloji okumaya, 1865-66 yıllarında ise Leipzig üniversitesinde çalışmaya başlar.Nietzsche’nin dine olan inancında işte bu dönemlerde bir körelme söz konusu olmuştur.Schopenhauer’u onun İstenç ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseri vasıtasıyla tanıması da, yine bu dönemlere rastlar.1867’den 1868’e kadar bir yıl Prusya ordusunda askerlik yapan Nietzsche,yine aynı dönemde eski ozanlardan, görev yapan Nietzsche, hem miyop olduğu ve hem de bir seferinde attan düşüp yaralandığı için askerlikten çıkarılmış, işte bu sıralarda ahlakçı olduğu kadar aristokrat bir düşünceye sahip olan Yunan ozanıTegnis’i incelemiştir.Nietzsche, 1868-69 yıllarında ilk kez Richard Wagner ve Liszt’in kızı Cosima ile tanışır.Aynı yıl İsviçre’deki Basel üniversitesine klasık filoloji bölümünün boşalması nedeniyle, hocası Ritchl’in de tavsiyesiyle doktoraya bile gerek duyulmaksızın, aynı üniversitede filoloji profesörü olarak göreve başlar.Aslında amacı bir arkadaşı ile kimya çalışmak olan Nietzsche’nin niyetinde filoloji üzerine çalışmak yoktur.Fakat hocasının ısrarı üzerine görevi kabul eder.İsviçre vatandaşlığına geçerek 1869’daki Fransız- Alman savaşında Prusya askerlerine hastabakıcılık yapmak için savaşa katılır.Dizanteri ve difteriye yakalanan Nietzsche bir yıl sonra, askerlikten bir kez daha ayrılmak ve savaştan dönmek zorunda kalır.Sağlık durumundaki bu bozukluk Nietzsche’nin iklim değişikliklerine paralel olarak seyahat yapmasına sebep olmuştur.Hatta bazı Nietzsche yorumcuları, özellikle de psıkoloji ile ilgili olanlar, Nietzsche’nin sağlık durumunun kötü olması ve onun her zaman güce ihtiyaç duymasıyla felsefesi arasında çok yakın bir ilişki bulunduğu kanaatindedirler.Özellikle güç isteme doktrini bu çeşit psıkolojik tahlillere tabi tutulmaktadır.1879’da hastalığı artan Nietzsche kürsüsünü terk etmek zorunda kalır.Malulen emekli edilen filozof bundan sonraki yaşantısı oldukça sıkıntılı bir şekilde ve çoğunlukla da seyahat ederek geçirmiştir.1889’da delirmiş, ve nihayet 1900’de Weimar’da annesi ve kız kardeşinin yanında ölmüştür.Kitaplığı...Nietzsche çağı itibariyle 19. yüzyılın sonlarında yaşamış olsa da, etkileri itibariyle çağdaş bir filozof olarak düşünülebilir.O, yirmibeş yıllık bilinçli yaşamında arkasında düşüncenin kendinden sonraki seyrini derinden etkileyen bir çok eser bırakmıştır.Onun eserleri de tıpkı yaşamı gibi oldukça karmaşık ve çetrefillidir.İlgi alanlarının çeşitliliği, şiir ve aforizmalarla konuşması, sistem karşıtı bir felsefe anlayışına sahip olması, oldukça sıkıntılı ve hastalık içinde bir yaşam sürmesi, vb. hususlar, eserlerine de yansımış ve yorumcuları birbirinden oldukça farklı düşüncelere sevk etmiştir.Yorumcular, Nietzsche’nin felsefesini ve eserlerini, onun hayatının belli periyotları ile ilişkilendirip, üç döneme ayırarak ele alırlar.Birinci dönem, Nietzsche’nin ilk yazılarını da kapsayan ve onun Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde kaldığı dönemdir.Bu dönemi [Die Geburt der Tragödie aus dem Geiste der Musık ( Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu) adlı eseri temsil eder.Bu eserde Nietzsche, Sokrates öncesi Grekler’in yaşamın olanca acımasızlığına karşı onunla başa çıkma doğrultusunda ortaya koymuş oldukları tragedyalara dikkat çeker.Tragedyalar Nietzsche’ye göre: oluşun dayanılmaz ağırlığı altındaki Grekler’in, sanat vasıtasıyla hayatı çekilir hale getirdikleri eserlerdi.Nietzsche’nin bu döneme ait diğer eserleri ; ilk eseri olan Die Philosophie im tragischen zeitalter der Griechen (Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe) ve Unzeitgemaesse Betrachtungen (Çağa Uymayan Düşünceler) adlı eserinin alt başlıkları şeklinde kaleme alınan şu çalışmalardır:David Strauss, der Bekenner und Schriftsteller ( David Strauss, Dindar ve Yazar, (1873))Vom Nutzen und Nachteil- der Historie für das Leben (Yaşam İçin Tarihin Yararları ve Zararları),(1873)Schopenhauer als Erzieher (Eğitimci Olarak Schopenhauer, (1874)Richard Wagner in Bayreuth (Richard Wagner Beyrut’ta, (1876)Nietzsche’nin filozof kariyerinin ikinci dönemi, 1876-1882 yılları arasındaki döneme tekabül eder.Nietzsche’nin bu döneme geçişiyle Wagner ile arasının açılması arasında yakın ilişki vardır.Wagner’in aşırı milliyetçi ve antisemitik tutumları ile Nietzsche’nin ulus kaynaklı geleneksel değerlere karşı olan tavrı arasındaki gerilim, nihayet Wagner’in 1878’de yazdığı Parsifal Operası ile son noktasına ulaşır.Nietzsche’nin ikinci dönemi ise, onun 1878’de kaleme aldığı ve üç bölüm halinde yayınlanan Menschliches, Allzumenschliches (İnsanca Pek İnsanca) adlı eseri temsil eder.Bu dönemde Nietzsche’nin ilk dönemdeki Sokrates karşıtı tavrı adeta tersine dönmüş, Sokrates artık yüceltilmeye başlanmıştır.Bu dönem, Nietzsche’nin bilimi şiire yeğlediği, kabul edilmiş tüm inançları sorguladığı ve adeta Fransız Aydınlanmasının akılcı bir filozofu rolüne girdiği dönemdir.Bu dönemde Nietzsche’nin felsefesi pozitivist bir karaktere bürünmüştür. O ciddi bir metafizik eleştirisine girişir ve insan bilgisinin ve deneyiminin metafiziği gerekli kılan özelliklerinin, materyalist bir perspektifle açıklanabileceği doğrultusunda fikirler ortaya koyar.Nietzsche bu dönemde iyi ve kötü ayırımını topluma yararlılık – zararlılık ölçütü ile temellendirir.Yine bu dönemde Nietzsche, Greklerdeki “arkhe” anlayışına benzer bir şekilde arkhesi “ana-bir” olan, panteistik bir felsefi düşünce geliştirir.Nietzsche’nin bu döneme ait eserleri ise şunlardır:Vermische Meinnungen und Sprüche ( Karışık Kanılar ve Maksimler, (1879)) ( Bu eseri nsanca Pek İnsanca ‘nın sonuna ekler)Der Wanderer und sein Schatten (Gezgin İle Gölgesi, (1880)) ( Bu eser de İnsanca Pek İnsanca’nın ikinci ve son bölümü olarak yazılmıştır)Nietzsche yine bu dönemde, Sils – Maria’dayken Ebedi Dönüş öğretisini geliştirmiştir.Buna göre, evrende herşeyin bir ebedi döngüsü söz konusudur.Eğer evren hem ileriye hem de geriye doğru sonsuzsa ve evreni oluşturan unsurlar da sınırlı ise, evrende oluşa gelen olaylar, bu sonsuz zaman içerisinde, tıpkı geçmişte defalarca tekrarlandığı gibi ileride de tekrar edecektir.Nietzsche, adeta biriçe doğma ile elde ettiği bu düşüncelerini, daha sonra Pers bilgesi Zerdüşt’ün diliyle aktaracaktır.Nietzsche’nin üçüncü dönemine bir geçiş niteliği olan bu sürecin diğer bir kitabı da, 1882’de yazdığı ve beşinci bölümünü ise ancak 1882’de ekleyebildiği,Die Fröhliche Wissenschaff (Şen Bilim) adlı eseridir.Bu kitapla Nietzsche Tanrı’nın ölüm haberini vererek özgür ruhlara yeni ufuklar açmayı dener.Bu, aynı zamanda 2500 yıllık Batı metafizik geleneğinin sebep olduğu nihilizm'in de ilanıdır.Nietzsche’nin üçüncü ve son dönemi, Sils- Maria ‘da içine doğup Zerdüşt’ün diliyle aktarmayı tasarladığı projesi olan Also Sprach Zarathrustra (Böyle Buyurdu Zerdüşt) adlı eseriyle başlar.Bu kitabın ana teması “Üstün İnsan” ve “değerlerin yeniden değerlenmesi”dir.Bu dönem aynı zamanda, Nietzsche’nin düşüncelerinin kemale erdiğinin bir göstergesidir.Nietzsche bu dönemde üstinsan kavramını nihilizmi aşma projesinin önemli bir kavramı olarak sunmaktadır.Söz konusu insan, nihilizme sebep olmuş olan Batı metafizik geleneğinin ve bu geleneğin Platoncu bir formu olan Hristiyanlığın değerlerini yeniden değerleyecek ve oluş felsefesini hayata geçirmek suretiyle nihilizmin ötesine geçecek olan insandır.Nietzsche üstün insanın ahlaki bakımdan konumlandırılmasını da, 1886’da yayınlanan Jenseits Von Gut und Böse (İyinin ve Kötünün Ötesinde) adlı eseriyle yapmayı dener.Buna göre üstün insanın ahlak anlayışı, geleneksel iyi- kötü ayrımına dayanan moral temelli anlayışın ötesinde temellendirilecektir.Nietzsche yine bu dönemde, nihilizmi anlama doğrultusundaki herhangi bir çabanın, yalnızca onun septomlarından hareket etmesinin bu anlama çabasını eksık kılacağı fikrinden hareketle,kendinden sonraki felsefeye de bir yöntem olarak büyük bir etkiye sahip olacak olan, “jeneoloji” metodunu geliştirir ve bu yöntemi ahlakın kökenlerinin bir şeceresini çıkarmakta kullanır.Bu doğrultuda olmak üzere 1887’de, Nietzsche Zur Genealogie der Moral (Ahlakın Soykütüğü) adlı eseri kaleme alır.Nietzsche nihilizmin kökenlerine yönelik jenekolojik araştırması sonucunda, onun kökenlerinin, Batı metafizik geleneğinin dualist karekterinde ve geleneksel moral temelli ahlak anlayışında bulunduğu sonucuna varır.Yine aynı eserde, Nietzsche, efendi ve köle ahlakı olmak üzere iki çeşit ahlak anlayışının ve değerleme tarzının varlığına dikkat çeker.Buna göre nihilizmin kaynağında, tepkisel güçlerle donanımlı olan kölelerin (köle ahlakı), aktif güç sahibi efendilere (efendi ahlakı) galebe çalıp, efendice değerleme tarzını bertaraf etmeleri bulunmaktadır.Sürüce değerlemeler oluşu, yaşamı, içgüdüleri karşılarına alıp, kurtuluşu da bir öte fikrinde aramalarından dolayı nihayetinde insanlığı, anlamanın ve değerin kaybolduğu nihilizme taşımıştır.Nietzsche’nin bu eseriyle yapmak istediği şey ise tarihi seyir içerisinde çeşitli formlara bürünen nihilistik yaklaşımların (Platonculuk, Hristiyanlık, Schopenhauer ‘un irade felsefesi vb.) bir serimini yapmak ve bu suretle de üstün insanın değerleri yeni baştan değerleyip, nihilizmin ötesine geçmesini sağlamaktır.Nietzsche, projesini tamamlamak amacıyla 1884’ten beri kaleme aldığı ve ismini de Der Wille zur Macht – Versuch einer Ummertung Aller Werte (Güç İstemi- Tüm Değerlerin Tersyüz Edilişi Üstüne)koymayı planladığı eserini tamamlayamadan 1889’da çıldırmıştır.Bu dönemde o, ancak küçük çapta birkaç eser kaleme alabilmiştir.Bunlar:Der Fall Wagner (Wagner Olayı, (1888), [Der Antichrist] (İsa’ya Karşı, (1888), Nietzsche Contra Wagner (Nietzsche Wagner’e Karşı )eserleridir.Ecce Homo ise 1888’de bitmiş olmasına karşın, ancak Nietzsche’nin ölümünden sonra , 1908’de yayınlanmıştır.Nietzsche’nin projesinin en önemli kısımlarından biri olan ve bir türlü tamamlamaya fırsat bulamadığı eserine ait notlar, kızkardeşi Elisabeth Förster tarafından toparlanıp, Nietzsche’nin ölümünden sonra, 1904’te Güç İstemi İstemi adıyla yayınlanmıştır.Birçok Nietzsche yorumcusuna göre, Güç İstemi tahrifata uğramış şaibeli bir eserdir.

Saturday, March 03, 2007


ALGI



Orhan Hançerlioğlu



(Os. İdrak, Şuur, Teferrüs, Fr. Perception, Al. Perception,
Wahrnehmung, Empfindung, Erfassung, İng. Perception, İt. Percepzione)
Nesnel dünyayı duyular yoluyla öznel bilince aktarma.
1. Etimoloji : Algı terimi, dilimizde de, Batı dillerinde de
olduğu gibi almak kökünden türetilmiştir. Batı dillerindeki
perception
terimi, Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden
gelir,
ilkin Latinceye aynı anlamda capere sözcüğüyle geçmiştir.
2. Felsefe : Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen imgesinin
bilinçte gerçekleşen tasarımıdır. Nesneler duyu örgenlerini
etkiler.
Bu etki bilince aktarılır. Ne var ki algı, arı duyumlardan, ansal
bir
işlevi gerektirmesiyle ayrılır. Örneğin görme duyumuz, her iki
gözümüzde ve çeşitli planlarda beliren iki ağaç imgesi getirir.
Bu iki
ağaç imgesi ansal bir işlevle tekleşir. Tekleşen bu imgeye,
bellekte
biriken esli algılardan gerekli olanlar da çağrışım yoluyla
eklenkikten sonra ağaç algısı gerçekleşmiş olur. Özellikle
görme,
işitme ve dokunma duyuları insanın bilincine kavram ve düşünce
yapımı
için algısal gereçler taşırlar. Algı işlemini tarihsel süreçte
duyumcular aşırı bir savla sadece duyuların, uscular da aynı
aşırılıkta başka bir savla sadece usun ürünü saymışlardır.
Oysa algı
duyusal-ansal bir işlevdir. Alman düşünürü Leibniz'e göre de
algı,
bilinçdışı bir işlevdir. Algı, gerçek anlamında, öznenin,
kendisinin
dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler
ruhsal
edimlerle ilgili olarak, dış algı'ya karşı bir de iç algı'nın
sözünü
ederler. Felsefede algı terimi üç anlamda kullanılır : Algılama
gücü,
algı işlevi, algı olgusu.
3. Ruhbilim : Ruhbilimde bir deneğin belli bir süreden
birbirinden ayırdedilebilen tepkiler gösterebildiği çevrenin
tümüne
algı alanı (Fr. Champ de perception), algının beyinde
gerçekleştiği
süreye algı süresi (Fr. Temps de perception), algının parçaları
arasındaki ilişkilerden oluşan yapıya algısal yapı (Fr. Structure
perceptionelle), çeşitli nesnelerin bir bütün olarak ya da bir
nesnenin özelliklerine ayrılmaksızın algılanmasına algısal
birlik (Fr.
Unite perceptionelle), duyularla gelen algısal gereçlerin
bütünlenmesine ve anlamlandırılmasına algılaştırma (İng.
Perceptualisation), ses iletiminin bozulmasından doğan sağırlığa
algılama sağırlığı (Ing. Perception deafness), algılayarak
öğrenmeye
algısal öğrenme (Ing. Perceptual learning), belli bir örneğe uygun
olarak algılama eğilimine algısal kurgu (Ing. Perceptual set),
denir.
Bk. Duyu, Duyum, Bilinç, Algıcılık, Algılanır, Algılanmaz,
Algın, Algı
Karşıklığı, Algı Işığı.
Algı Alanı .Bk. Algı.
Algılamak : (Os. İdrak etmek, Fr. Precevoir) Dış dünyanın
etkilediği duyu örgenleri yoluyla nesne ve olayların bilincine
varmak... Bk. Algı.
Algısal kurgu : Bk. Algı.
Algısal Öğrenme : Bk. Algı.


Orhan Hançerlioğlu

Thursday, March 01, 2007


Global Etik


Prof. Dr. Yasin Ceylan,

ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.


Soğuk harbin sona ermesinden sonra dünya devletleri arasında kiilişkiler hem çeşitlilik hem de yoğunluk kazanmıştır.İletişim ağının daha yaygın ve daha süratli hale gelmesiyle milletler ve kültürler birbirlerine çok yaklaşmışlardır.Bilim, teknoloji, ticaret ve ulaşımartık devletin sınırlarının dışına çıkarak, zorunlu bir şekilde uluslarası aktiviteler haline gelmişlerdir.Bir çok meslekte aranan kriterler uluslarası standartlardır.Tüm bu küresel ilişkilerin sağlıklı yürümesi için ortak bir dile doğal olarak gerek duyulmuştur.Bu dil de ingilizcedir.Dünya toplumları bu şekilde çeşitli alanlarda bir küreselleşme sürecine girmişken insanın aklına " acaba küresel bir etik mümkün mü?"sorusu geliyor.Eğer mümkünse bu nasıl gerçekleştirilir?Gerçekleşirseneler değişir?Ama her şeyden önce global etik nedir?Global etik, bireysel ve ulusal etik bilincini aşan, dünyadaki tüminsanları kapsayan etik bir duyarlılığı ve sorumluluğu ifadeeder.Yani, bireyin eylemlerinde kendisini tüm insanlığa karşı görevlive sorumlu bilmesi, aile, kavim ve ulus sınırlarını aşmasıdır.Böyle bir etik anlayış ütopik görünebilir.Ancak, bu günkü dünyamızda önemli mevkilerde bulunan bazı fertlerin toplumla veya doğayı kullanımile ilgili bazı kararları, dünyada yaşayan insanların büyük bölümünü,iyilik veya kötülük bakımından ilgilendiriyorsa, global etik bilinci global nitelik taşıyan kararlarda yeterli bir şart haline gelmiştir denilebilir.Başka bir deyişle, eğer eylemlerimizin etkileri, yakınçevre ve ulus sınırlarını aşıp başka ülkelerdeki insanları ilgilendiriyosa, bu durum, yakın çevre ve ülke sınırlarının ötesindetüm insanlığın mutluluğunu hesaba katan evrensel bir etik anlayışını gerektirir.Global etiğin kaynağı insan aklının kendisidir.Yani insan aklının bağımsız bir biçimde ortaya koyduğu değerlerdir.Bu değerelerin hepsiveya bir kısmı bir dinin veya bir geleneğin bünyesinde bulunabilir.Hatta bu etik değerlerin evrenselleşmesi ile, bu değerleri içine alan bir dinin tüm insanların dini haline gelmesini aynıseviyede görebiliriz.Ancak bu bir yanılgıdır.Çünkü dinler evrenselahlaki değerler yanında diğer bazı metafizik dogmalarda içerdiklerinden evrensel olma şanslarını yitirirler.Nitekim hem Hristiyanlık hem de İslamiyet evrensellik iddialarına rağmen bu amaca ulaşamamışlardır.Global etik stratejisinde insanlar,eylemle ilgisi olmayan bazı metafizik dogmalar bazında " iyiler " ve "kötüler " veya " doğru yolda olanlar" ve " yanlış yolda olanlar "biçiminde ayrı kamplara bölünmeyecekler, bunun yerine " moral eylemlerortaya koyanlar " ve " moral eylemler ortaya koyamayanlar " şeklindebir sınıflama olacaktır.Moral eylemler dinamik olduğundan bir moraleylemde bulunanın her zaman moral eylemler yerine getireceği, bunun karşılığında bir etik karşıtı eylemde bulunanın hep kötü fiiller işleyeceği bir durum pek olası değildir. " İyi insan " ve " kötü insan" yerine " iyi eylem " ve " kötü eylem " kavramlar kullanılacak ve birinsanın bir dogmaya inandığından dolayı devamlı iyi = (mümin),inanmayanın kötü = (kafir) kalması durumları ortadan kalkacaktır.İyive kötü kriterleri inançtan soyutlanıp ahlaksal eyleme kaydırılıncadin sebebiyle ortaya çıkmış olan kamplar da anlamını yitirecektir.Böyle olunca global bir ahlak sisteminin gereksinimini karşılamak içinHristiyanlık ve İslamiyet gibi semavi dinlerin, dogmalarından bazı esneklikler yaparak ortaya çıkmaları dikkat çekicidir.Nitekim Chicago'daki Dünya Dinleri Parlamentosunun 1993'te yayımladığı bildiri, dinotoritelerinin böyle bir ihtiyacın farkında olduklarınıgöstermektedir.Bu bildiride üç temel prensibe işaret edilmiştir.Yeni gelişmekte olan global düzen, global etik olmadan gerçekleşemez.Her insan insanca muameleye layıktır.Bu da insanın kendisinden ayrılmaz bir şerefe sahip olduğunu ve aşağılanmaması, itilip kakılmaması gerektiğini ifade eder.Bu özelliğinden dolayı insanıniyilik yapıp kötülükten sakınması gerekir.Global etiğin gerçekleşebilmesi için her insanın bilincinde derin birdeğişim yaşaması vazgeçilmez bir koşuldur.Dünya Dinleri Parlamentosu'nun bildirisinde ortaya konan bu üçprensip, aslında felsefe açısından da global etiğe ulaşmak içingerekli unsurlardır.Ancak dinler global etik projesinin din şemsiyesialtında gerçekleştirmek isterken , felsefi bir yaklaşım böyle birprojeyi dinlerden bağımsız seküler bir düşüncenin ürünü olarak tanımlamak istemektedir.Çünkü böyle kültürler arası değerler taşıyan evrensel bir ahlak öğretisini, inanç temeline dayanan dinlerin himayesine almak, bir bakıma çelişkiye düşmek demektir.Daha öncebelirttiğimiz gibi ahlak kuralları tüm toplumlar tarafından kabul edilebilir genel bir özellik taşırken, dini dogmalar bu özellikten yoksundur.Dogmalara inanmak, ancak subjektif nedenleredayandıklarından, tüm insanlarlar tarafından kabul görmüş objektif önermeler haline gelemezler.Halbuki ahlak kuralları ahlaksal eyleminhemen gerisindeki eylem prensipleri olduğundan ve hatta emir kipleri biçiminde de ifade edilebildiklerinden dogmalara benzemezler.Örneğin:"Hiç bir zaman yalan söyleme " , " Her durumda dürüst ol! " ,"İnsanlara, kendine nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran " ,"İnsanları hiç bir zaman araç olarak kullanma, çünkü insanlar amaçtıraraç değil " gibi.Bu ifadelerin insanlar tarafından kabulü için birteolojiye veya metafizik çerçeveye gerek yoktur.Müzakere Ahlakı (Discourse Ethics) kuramını kurucusu Jurgen Habermas,bir müzakere meclisinde belli ahlak kuralları üzerinde, fikirbirliğine (consensus) varmak üzere bir araya gelen taraflar arasındadin adamlarına yer vermez.Buna sebeb olarak dini temsil eden kimselerin " iyi " ve "kötü " kavramlarının ahlaksal bir kanıt yerineinanca dayalı bir dogmaya dayandırmalarını gösterir.Dogmalar akli argümanlarla ne ispatlanabilir ne de çürütülebilir olduklarından,yalnız akla dayalı kanıtların geçerli olduğu bir müzakere oturumundadin temsilcilerine yer verilmesi pek uygun düşmeyecektir.Bununlabirlikte din merkezlerinin, asrın gelişmelerini gözönünde bulundurara keski Ortaçağ mentalitesine dayanan katı yaklaşımlarını bırakıp,tutumlarını yumuşatarak daha insancıl bir tavır takınmaları, ahlak kurallarının dinin himayesinden kurtulup bağımsız olarak, akıltemeline oturtulması için bir ön hazırlık biçimindedeğerlendirilebilir.Batı dünyasında üç asırdan beri seküler dünyagörüşünün egemen olması neticesinde ve bu mentalitenin diğer dünya kültürlerini etkisi altına almasıyla, Hristiyanlık ve İslamiyet gibisemavi dinler birbirleriyle uğraşmaktan vazgeçmişler, hatta bazı noktalarda işbirliği yaparak inancı korumak adına, materyalizm veateizm ile mücadele etmeyi ortak hedef seçmişlerdir.Garip olan şudurki, dinlerin hem birbirlerine karşı yumuşamaları hem de kendileri dışındaki insanlara daha toleranslı bakmaları, toplum üzerindeki egemenliklerini laiklik sebebiyle kaybettikleri bir dönemde gerçekleşmesidir.Bundan şu sonuç çıkmaktadır:Toplumlar ülke yönetimlerinde, ekonomide,eğitimde ve sağlıkta dogmalardan uzaklaşıp akla ve birikmiş tecrübeye dayanınca bu süreç, farklı kültürlerdeki toplumları bu alanlardabirbirine yaklaştırdığı gibi dinler arası bir yumuşamaya da olanak sağlamıştır.O zaman, tüm dünya toplumlarının farklılıklarını korumakla birlikte bu küreselleşme sürecinde ahlak kurallarının ortak ve etkinhale gelmesi için fikirbirliğine varmaları dogmalardan mümkün olduğukadar uzaklaşmalarına bağlıdır.Demek ki dünya dinlerinin hem inançları güçlendirip yaymak hem de ahlakı toplumlararası değerler haline getirme çabaları birbirine zıt çabalardır.Ahlak kurallarını evrensel değerler hal